Anasayfa arrow Binnur Akhun Önen
Binnur Akhun Önen PDF Yazdır E-posta
Yazar T. TUNGUZ   
Cumartesi, 17 Kasım 2007


  Active Image          BİNNUR AKHUN ÖNEN TÜRKİYE/TURKEY

 

1970 Ankara doğumlu yazar, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden mezun olduktan sonra, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde yüksek lisansını tamamladı. Flash Tv, Turkish Daily NEws ve İzmir Plus gibi çeşitli medya kuruluşlarında muhabirlik ve yazarlık görevleri aldı. Bir süre sonra fulltime basın mensupluğunu bırakan yazar yazın çalışmalarına freelance olarak devam ettirdi. Bir süre sonra rota değiştirerek bilgisayar eğitmenliği yapmaya başladı. 2004 yılında doğan kızı için bir süre aktif iş yaşamından çekildi. Bu süre zarfında kitap çalışmalarına başladı. 2007 yılında İnkilap Kitabevi’nden “Taze Ekmekler Sıcak Öyküler” adlı bir kitabı yayınlandı. Kızının yeterince büyüdüğü düşüncesiyle tekrar aktif iş yaşantısına dönen yazar, yeni kitap projeleri üzerinde çalışmaktadır.

 

Platon'un Mağarası....

Hayal ettiği kadar gezemeyen insanların gönlünce gezen insanlara karşı beslediği çeşitli duygular vardır. Ruhunuzun iyilik– kötülük göstergesinde ibrenin bugün hangi tarafta durduğuna bağlı olarak bu duyguların adını siz koyun. GIPTA, KISKANÇLIK, İMRENME, FESATLIK, HAYRANLIK, HASETLİK.
Herneyse….
Duygularınız ne olursa olsun teselliniz Anselmus’un sözleri olsun.
İnsana özgü hiçbir şey bana yabancı değil…”
Sözün özü yukarıdaki duyguların her bir tanesini hayatımın çeşitli evrelerinde ve günlerinde söz konusu gezginlere karşı besledim, ama kendimi affettim Gelecek günler için hayal topraklarıma umut tohumları ektim- beklemekteyim..
İşin bu kısmı ile sorunumu çözdüm ama muhtemelen tek geliş bileti ile vasıl olduğumuz şu gözünü sevdiğimin dünyasını daha çok göresim ve hakkında daha çok yorum yapasım var. Bir de bu “göresim ve yapasım” duygularını müteakip gayri ihtiyari bir gerilimim….
Oturduğum yerden Platon’un mağarası* misali görebildiğim (gerçekliğinden şüpheli) ne kadarsa o kadar şeyi görüp yorumlayarak uçsuz bucaksız siyahlıktaki büyük mavi bilyenin üzerinde dönenleri, olan bitenleri, sakinlerinin (yoksa tepişip duranlarının mı demeli) ürettiklerini kavramaya çalışmakla meşgulüm. Tüm bunları anlamak ve yorumlamak neyime yarayacak pek bilmesem de içimdeki ses “bunun nedeni var oluşuna anlam kazandırma çabası,” diyor.
VE dışımdaki ses de “ben bilmem var oluşuma anlam kazandırmak manlam kazandırmak gibi alengirli lafları, bana göre geldin madem şu mavi topa- onu avucunda yuvarla, alabildiğine oyna onunla ve keşfet, tadını çıkar doya doya,” diyor.
Fakat görünen o ki şimdilik ben o mavi bilye ile değil de o mavi bilye benle oynuyor, hoplatıp- zıplatıp- çabalatıp çabalatıp yine de yerinde saydırıyor. Sol – sağ- sol sağ- sol sağ (üstelik iktidar hangisinde olsa da yine de aynı şekilde aynı vasatlıkla…)
Velhasıl gezemeyen ama yazabilen bir çok insanın akşamları malzeme arayışı içinde ya Tv başında ya da Pc başında geçiyor.
Kader bana bunlardan birincisinin eğitimini almak, ikincisinin ise eğitmenliğini yapmak gibi bir rol biçtiği için son yıllarda daha çok yörüngesinde olduğum nesne elbette ki Pc’ler…
Birinci nesneyi dışlamak için tüm bu laf kalabalığından öte çok sağlam nedenlerim var aslında. Bu nedenlerin arasında biz aval aval bakarken milyarları götüren yarışmacıların samimiyetine inanmamam, dizi dizi dizilmiş dizilerin zaten gerçek olmadığını ve yine birilerinin cebini daha çok doldurmak adına sakız gibi uzatıldığını düşünmem, ülkenin ezici çoğunluğu meteliğe kurşun atarken haspel kader bir yerlere gelmiş kimilerinin bir ayda 45 öğretmenin hayatından koca bir ay vererek aldıkları maaşa bedel maaşlar aldığını ve bunları kesinlikle hak etmediklerini düşünmem, ayağımdaki ayakkabı bir asgari ücret bedelinde diye gerim gerim gerilirken paçalarından duyarsızlık akan insanları beyaz cam ötesinden dahi evime sokmak istememem gibi nedenler var. Ha bir de şehit cenazeleri, ve bir de çocuk tacizleri…..
Eşimin evde olmadığı geceler televizyon işte tüm bu nedenlerden dolayı beyaz değil siyah ekran bizim evimizde. Ve bu siyah son derece huzur verici bir siyah… Gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.
Yine de kabul etmek lazım ki akşamları ekranı siyahtan beyaza dönüştüren ben olmasam da ona hiç bakmıyor da değilim. Kimileri buna optik kayma da diyebilir. Hani sokakta yanından geçen güzele ister istemez bakan erkeklere bilim adamlarının sunduğu bilimsel bahane alternatifi....
Bahanem ne olursa olsun ve hangi sıklıkla bakıyor olursam olayım gerçekten de televizyonun bir “yazan” için zengin bir malzeme kaynağı olduğunu düşünüyorum. Beni ben yapan görüşler silsilem içinden o gün hangisi baskın çıkmışa gözlerimde o görüşün gözlükleri ile malzeme ayıklarken buluyorum kendimi.
En çok malzeme toplayan gözlüklerimden biri de feminizm gözlüğüm…. Bu gözlük gözümdeyken ekrana bakmak gerçekten çok acı verici. Ülke gerçeği budur diyerek yabancı dile çevrilemez bir kelime olan “namus” eksenli dizilerle genç kızlara dokunulmamışlıkları bir şekilde dokunulmuşluğa dönüştüğünde ölmeyi, erkeklere ise bu durumlarda terk etmeyi öğreten hikâyeleri sevmek söz konusu bile değil. Daha da fenası, erkek aşkına yenik düşüp kızı bir şekilde affedecek gibi olsa da yönetmenin kızı bir türlü affedememesi ve ona son kostüm olarak kefen giydirmeden içinin rahat etmemesi…
Dizileri geçelim, reklâmlara gelelim diyeceğim ama onlar da “al birini vur ötekine” deyişini onaylar bir hava içinde oldukları için pek de iç açıcı değiller.
Tatlı rafı önünde kocalarının kendilerinden beden şekli bağlamında taleplerini dile getirip ağızlarının suyu aka aka kalori hesabı yapan kadınlar mı daha iğrenç, yoksa beni şu kadarcık olsun sevmiyor musun diyerek parmağının ucunda hayali bir tek taş yüzüğü canlandıran kadınlar mı hiç bilemiyorum…
Velhasıl üniversitede bir hocamızın dediği lafı hatırlamadan emiyorum.
“Televizyon ortalama 13 yaş civarı zekâların anlayabileceği verilerle hazırlanır…”
Ve ne yazık ki o yaş insanların kendilerine ya da sevgilerine kıymetli taşlarla bedel biçmemeleri, cinsel tercihlerine göre yargılanmamaları, kimi deneyimlerin başkalarına kendisini aşağılama hakkı tanımadığını anlayacakları- düşünüp bu tür sonuçlara varamayacakları bir yaş gibi gözüküyor…

PLATONUN MAĞARASI:
Platon'a göre, insanlar bir mağaranın içinde yaşarlar ve yüzleri mağara girişinin karşısında bulunan duvara dönük olduğu için sadece ve sadece buraya düşen gölgeleri görebilirler. Duyumlarımız yoluyla varlığından haberdar olduğumuz bu görünümler, gerçek değil, gerçeğin iyiden iyiye bozulmuş gölgeleridir. Gerçeği görmek isteyen bir kimsenin, akıl yoluyla duyusal zincirlerden kurtularak başını mağaranın girişine çevirmesi ve orada geçit töreni yapmakta olan ideaları, yani görüntülerin oluşumunu sağlayan gerçek biçimleri seyretmesi gerekir. Bu nedenle bu alemde duyumsadığımız varlıklar birer gölgedir ve asıl var olan şeyler, bu gölgeler ve bu yanılsamalar değil, onların ardındaki ölümsüz idealardır. Mesela bir at ne kadar olağanüstü olursa olsun, zamanla bozulur ve kaybolur; oysa at ideası ezelî ve ebedîdir, değişmez.

bir dönem daha bitti...
NE kadar çalışsan da ömrün boyu kazanamayacağına emin olduğun paralara talip olduğun oyunlar vardır. Bu oyunlar senden “rakam”lar ister. Sen de verirsin.
Yaz dersin elindeki kaleme,
doğum günlerimizi, ama özellikle evladınkini….
12 Kasım geldi geçti.
Bu kez “rağbetsiz”di….
Bunun nedenini eş dost akraba tanıdığım herkesin “hala ve hala” doğum günlerini 49 rakamdan biri olarak işaretleme ihtiyacı içinde olmamıza verdim.
Şunun şurasında üç beş hafta önceki bayramda zaten hep bir arada değil miydik? Ve dahi senede 10 kez şehirlerarası seyahati kaldıracak ne yaşa ne de cebe sahiptik.
Bir gün önceden alınmış bir pasta çevresinde yorgun ayaklarını sürüyen ve üst solunum yolları enfeksiyonundan muzdarip “üst solunum yollarını” çekiştiren 3 beş insandık işte…
Ne balonlara, ne de hediyeler boğuldu evlat… Ancak haddinden fazla genç olmanın hediyesi vardı gözünün ferinde : Beklentisizlik.
Tembelliğimizden mi, yoksa aşırı çalışkanlığımızdan mı demeli (e binbir işin içinde zaman bulamadık besbelli) niteliklerine uygun hediyesi internetten henüz sipariş verilmemişti.
Ama evlat bunu sorun etmedi.
Annesini doğuran kadının sıklıklıkla dediği gibi “gelene hay hay, gidene vay vay” görüntüsü çizdi…
O şendi……
Gece bitti.
Kilo alırız kaygısıyla “keki mideye-kreması çöpe” ayrılmış pasta kalıntıları bekleşmekteydi tabaklarda.
Çocuk ile baba bir kenara çekildi. Biri yeni aldığı kitabı diğeri de tekrar keşfedilmiş eski bir oyuncağı kurcalamakla meşguldüler.
Çekirdek ailenin doğurganı tabakları topladı. Bu onun bu hayatta ona verilmiş zamanından çok ama çok zaman aldı (gibi geldi ona)… İstedi ki erkek olsun.
Tabak çanaklarla uğraşmak yerine tam şu anda o da kitabını okusun….
Alıyla puluyla, teliyle duvağıyla, atıyla tahtıyla niye eller üzerinde taşırlar o ilk günde belli, dedi kendine- her ev işini angarya gördüğü anda olduğu gibi. Bu bir nevi tebrikti… Ömrün boyunca kaç tabak kaç çanak yıkayacağını, kaç kere elini köpüklü sulara daldıracağını ve kaç kere buruşturup buruşturup kıyafetleri (yıkayarak) kaç kere düzleyeceğini bilmediğin, bilsen de bunu kabul ettiğin için seni eller üzerinde taşıyoruz bugün….
Sonra uyku sahneye çıktı. Kültür ürünlerini tüketme ihtiyacından daha baskındı….
Böylece gün yerini başka bir güne bırakmak için ihtiyacı olan karanlığa kavuştu.
Gece bir çeşit tünel görevi gördü, ertesi gün oldu...
Yeni gelen gün doğurganın mail kutusuna yeni bir mektup bırakmıştı.. Evladın doğum tarihi kaydedilerek girilmiş bir anne-bebek sayfasındandı bu mektup. Bu yüzden bilmekteydiler doğum günü kutlaması yapmaları gerektiğini.
VE bildirmekteydiler doğurgana evladın yaşgününün neden ilk defa bu kadar sessiz ve sönük geçtiğini:
Çocuk gelişiminin aşamalarını doğurgandan daha çok bilen uzmanların hazırladığı kutlama mektubunun ilk cümlesi şöyleydi: Artık bebeklik bitti!

İzmir Seni Seviyorum

Sıradan bir gün.
Sırtını İzmir’e vermişsin, denize bakıyorsun.
Solda doğanın İzmir’e ettiği tatlı bir şaka, Çatalkaya; hiç yaşlanmayan,

hep genç kalan bir güzelin bereket dolu göğüsleri gibi, sayılamayacak kadar çok bin yıldır ayakta.
Sağda İzmir’in asi sevgilisi Karşıyaka…
Ortası deniz
Güneşin eğilip de değerken, memleket hasretinin kalbimde çıkardığı ses gibi cızladığı deniz….
Güneşin en güzel kavuştuğu deniz, Ege denizi….
Ve sen
Sırtını İzmir’e vermişsin, denize bakıyorsun.
Aklın karışıyor,
Emin olamıyorsun.
İzmir gördüğün mü?
Bulunduğun mu?
Olduğun mu?
Sonra sıradaşı bir gün geliyor.
Çanakkale gezisinde çok ağlamıştım ben, onu hatırlıyorum.
O kadar çok kurşun atılmış ki binlercesi havada çakışıp kaynaşmış. Müzede sergileniyorlar. Bakıyorum bakıyorum ağlıyorum.
Ölen 18liklere ağlıyorum.
Yüzünü görmediğim çocuk askerlere ağlıyorum…
Zaten duyarsız değildim, ondan sonra bayrağa karşı hiç ama hiç duyarsız olamıyorum.
Sonra bir başka gün geliyor.
Bakıyorum İzmir gül gibi kıpkırmızı….
Alsancak olmuş bir AL SANCAK…
Cumhuriyet diyorlar,
Bayrak sallıyorlar…
Çok güzel gözüküyorlar.
Takalar geçiyor “allı” - “allı”
Ben hiç bu kadar çok bayrağı bir arada görmemiştim.
Zübeyde Hanım’ın yüzünü görüyorum bir teknede, koca bir poster olarak.
Gülümsüyor ferah ferah…
Çünkü İzmir’e bakıyor.
İzmir onun o mücevher gibi oğlunun tam istediği gibi.
İzmir aydınlık
Apaydınlık
İzmir nezih
İzmir temiz
İzmir akıllı
İzmir pırlanta gibi…

Bu kez sırtını denize veriyorsun,
İzmir’e bakıyorsun.
İşte İzmir bu,”
diyorsun

Kambur Osman

Anası Gülreva hanım 3. kızının doğumundan 11 ay sonra, 5 inilti , 8 çığlık ardından önünde bir sarkıntısı olan bir bebek dünyaya getirdiğinde Osman Efendi’nin babası Refik Bey havaya 6 kurşun sıkmış. O günü işte böyle anlatırdı . Osman Efendi’nin ebesi Şengül kadın, tabi rahmetli olmadan önce. Refik bey tabancaya sürülü kurşunlar bittikten sonra şöyle demiş bir de: “Osmanlı İmparatorlugu gibi heybetli olsun hayatı, adı Osman olsun koçumun…”

1 sap – 2 top diye özetlenebilecek cinsi organları içerde değil de dışarıda olan evlat, nufus memurluğunda kayıtlı olduğu üzere Osman, Manifaturacı Refik Bey’in bir anda ve cümleten pabuçları dama atılan 3 kızının ahıyla mı bilinmez, seneler geçip serpildikçe kendi ile beraber bedeninde bir de tuhaflık büyütmüş heyhat.

Bir kambur.

Sonra,

“mişler mışlar” biter, “di’lar dı’lar” başlar.

Soranlara 5 çocuğu olduğunu söylerdi Osman Efendi, ardından da her seferinde aynı cümle gelirdi: “Bu sırt nasıl kambur oldu sanıyorsunuz?” Elbette bu çok eski, hatta “ bayat” da denebilecek bir nüktesiydi Osman Efendi’nin bu.

Aslında içinde çocuklar koşturan bir hayat ne demek pek de bildiği söylenemezdi.

--

Müşterileri arasında çocuksuz yetişkin neredeyse yok gibi birşeydi.

Sohbete eğilim gösterdiği günlerde artık acıdıklarından mı, yoksa gerçekten sohbet etmek istediklerinden mi bilinmez Osman Efendi’ye hep hayatlarının ne kadar da monoton olduğundan bahsederlerdi bu insanlar.

Oysa hepsi de dısarıdan bakıldıklarında dur durak bilmeyen, oldukça hareketli bir hayatın oyuncuları gibi gözükürlerdi Osman efendi’ye. Bir gün uçurtma uçurma şölenindeydiler, bir gün yıl sonu müsameresinde, bir gün Kulak Burun Boğazcı’daydılar ( e hani uçurtma gününde rüzgâr yemişti ya çocuk), bir gün önlük almak için Mamut Paşalı’da, bir gün de hani şu yeni açılan Lunapark’ta. Hayatları dolduran, günlük yapılacak işler listesine 40 madde ekleyen şeyler gibi görünürdü çocuklar Osman efendinin gözüne.

Yine de derdi Osman Efendi kendine, okumak için zaman yaratıyorlar, tuhaf doğrusu. Benim bu kadar işim olacak bakar mıyım hiç yüzüne bu kadar çok sayfanın…

Kitaplar elbet Osman Efendi için de muhteşem şeylerdi bir zamanlar. Dükkanında oturur, saatlerce bir Allahın kulunun girip çıkmadığını fark etmeyecek kadar kaptırırdı kendini kitaplara…Babası Refik Efendi oğlu adına ön ayak olduğunda sahaf işine, içine kapanık ruh halinden dolayı piyango vurmuş kadar sevinmişti üstelik Osman Efendi bu duruma..

Henüz kamburunun “sen dur senden önce ben gözükeceğim” derdinde olmadığı günlerdi o günler. Ama yine de yakışıklı denebilecek yüzünün güzelliğini örtecek kadar, ya da gölge yapacak kadar mı demeli, kabarık bir sırt sayılırdı yine de.

İşte o günlerde kızlardan kaçmanın en kolay yolu kendini sayfalara arasına saklamaktı bir nevi.

Sahaf dükkânında senelerdir her harekette vazgeçmeden çıtırdayan kendisi gibi eğri büğrü koltuğunun arkasına denk gelen duvarda işte bu yüzden ne bir raf, ne de bir kitap vardı.

Arada sırada gençliğinin baharında kızlar girerdi dükkândan içeri. Kurt kitapseverler gibi rafların arasına açlıkla dalmaz genellikle Osman efendi’ye soru sorarlardı. “NE var yeni gelen, çok satanlardan düşen bir şey var mı bu günlerde?” ya da “şöyle sıcak bir aşk hikâyesi arıyorum;” gibilerde… Osman Efendi işte tüm bu soruların cevaplarını hep sağındaki ve solundaki raflarla önünde ki tezgâha dizerdi. Hem de kızlar gelmeden, sorular sorulmadan…

Bu “hayat felsefesi” güzel kızlara hiçbir zaman sırtını dönmemesini sağlamıştı Osman Efendi’nin.

 

Bazen düşünürdü.

“Acaba bu hörgüç hayatımda olmasa yine de pek de kabul edilesi olmayan bu davranışı yapar mıydım? Yani bir güzel bayana sırt dönmek saygısızlık değil midir?”

“Kendini kandırıyorsun,” derdi hep sonuçta kendine. “Elbette sırtını dönerdin…”

“Üstelik sadece dönmekle kalmaz, bazen yürür giderdin bile!”

İşte o zaman arkasındaki duvar sisler puslar içinde ve tek mesajı “esrarengizlik” olan bir müzik eşliğinde çözülür- yok olurdu.

“Sırtını döner miydin?” sorusu kilit soruydu.

Arzu edildiği gibi yaşanamamış bir hayatın sahibi, Osman efendi’nin beyni zaman zaman bu tür tatillere çıkmayı severdi.

Çözülüp yok olan, buhar olup uçan duvarın berisinde bir bahçe vardı. Kambur sahaf’ın beynine o anda misafir olma şansınız olsa bunun bir okul bahçesi olduğunu şıp diye söyleyebilirdiniz.

Ancak öyle sıradan bir okul değil. Bu bir üniversiteydi elbet.

Ön cephede küçük fıskiyeli bir havuz. Her yer çimle kaplı. Heybetli binanın önünde uzanan geniş alanda sağda solda birkaç mürver, birkaç dut, birçok da ıhlamur ağacı.

Gençler ağaçların altına yayılmışlar. Bahar şenliğiymiş… Kimileri okulun ziraat fakültesi tarafından imal şaraplardan satın almışlar yavaştan demleniyorlar. E biraz daha ötede, edebiyat fakültesi kütüphanesinin önünde yer alan mimoza koruluğunda şarabın ve baharın etkisiyle öpüşenler de var.

“Bakhus diyor Osman kendi kendine. Sevgili çılgın Bakhus, ya da Diyonizos Yunanlıların deyişiyle, yine inmişsin sahalara… Havada aşk kokusu var, serde de gençlik.”

Osman Efendi sanki hem oyuncu hem yönetmen. Kendini uzaktan da görebiliyor. Dimdik, çivi gibi bir delikanlı, yerleri sarsarak yürüyor. İşte bu o. Kendisi elbet. Boyu ise hörgücün kendinden çaldığı 15 santimi geri almış 1.82lik çakı, çimenler üzerinde süzülüyor.

Kızlar dönüp dönüp bakıyorlar. Hatta şarabın ahlak sınırlarını zorladığı kızlar öpüşmekten kiraz kırmızısı olmuş dudaklarını sevgililerinden çekerek ona doğru dönüyorlar. Ancak Osman, mağrur, kimselere, kimselerin kızına bakmadan yürüyor.

Önünü bir kız kesiyor. (hani 20 yıl evvel dükkâna gelip Aşk-ı Memnu’yu soran kız)

-Osman,

diyor hani dudakları kapalıyken kalbe benzeyen aynı kız

-Nereye böyle hızlı hızlı?

Soruyor gözleri kahverengi ile ela arasında olabilecek en güzel tonda olan aynı kız

-Artık ne arıyorsun ne soruyorsun, bir şey mi oldu?

diyor burnunun ucunda küçük bir fındık varmış da o da yukarı – göğe doğru bakmak istemiş olan aynı kız

Osman şöyle bir sol kaşını kaldırıyor, küçümser bir ifade ile göz süzüyor.

-İşim var, diyor

aynı Osman.

-Artık beni sevmiyor musun?

diye atılıyor saçları güneşte kızıl alevler gibi parlayan aynı kız.

-Neler sacmalıyorsun!

diyor aynı Osman.

-Ne olur böyle yapma, yalvarıyorum sana,

diyor pamuk gibi beyaz tenli, burnununun üstü sevimli bir çil haresi ile kaplı aynı kız.

-Bir kere birlikte olduk diye evlenecegiz mi sandın ?

diyor aynı Osman

-Ben sensiz ölürüm, diyor önceki hafta seviştikleri gece Osman’ın iki eli ile tamı tamına beli kavranmış, tay bacaklı, şeftali memeli kız.

Sonra bir çıngırak çalıyor.

Osman hızla geri çekiliyor.

Dut ağaçları, mürverler yanından geriye doğru emiliyor Osman bir nevi. Kapının üzerine takılı çanın sesine külüstür koltuğun gıcırtısı ekleniyor. Koltuğunda şöyle bir toparlanıyor Osman Efendi.

Bir haminne içeri girmiş.

“El işi - mel işi dergisi var mı? diyor senelerin Osman Efendisine.

“Var hanım,” diyor bizim ki.

Elini solundaki yığına atıyor.

“En son bu geldi,” diyor.

Haminnenin de kamburu karnında diye düşünüyor, oturduğu yerden üzerinde bin bir gereksiz çiçek nakışı fotoğrafı olan dergiyi uzatırken Osman Efendi.

Kadın sayfaları kurcalıyor. Belki de dergiyi almayacak. Kendince gözüne model kestiriyor.

Osman Efendi saatine bakıyor.

“Bitmedi gitti şu hayat,” diyor.

Sahne kararıyor.

Blonde Dynamite

En mükemmel en dingin geçen hamileliklerde bile en az bir kez başınıza gelir… Birden ve hatta aniden mi demeli kusuverirsiniz. Aman Allah’ım nasıl da teklifsiz bir durum… Ne oldu ki şimdi, üstelik ağzımdan ve dahi burnumdan geldi… Kim çağırdı ki seni?

Oysa hayatta bazı durumlar “çağrılıdır” ve cevaben fışkırmak için bir köşede beklerler…
Şeklen “karakaş kara göz” tanımlaması ile özetlenebilecek bir milletin güzellik diyince bir solukta ağzından burnundan fışkıran cevabı gibi mesela: “Sarışın- mavi gözlü…”

Bu bir hastalık…

Üstelik kanser gibi aşamaları da var… Ancak aşamalar ileriye doğru giderken hastalık tuhaf bir şekilde geriye doğru gidip normale dönüyor. İlk aşamada sarı olan saç rengi, biraz daha ilerlediğimizde daha insaflıca: kumral, keza göz renginin maviden yeşile ardından elaya, ardından açık kahverengiye döndüğü gibi…

Normale dönmekteyiz yani. Çevremdeki insanların renkler pasta grafiğinin en büyük dilimi olan koyu renk sac ve koyu renk göz kısmına dâhil olduğunu düşünürsek eğer, anlattığım bakış açısıyla (yada bakış ACISIYLA diyip kelimelerle oynama hazzına mı ersek)hepimiz çirkinlik abidesiyiz özetle.

Küçüktüm…Arzu vardı bir tane hayatımda.. Yaşıtım.. VE bir de annemin yaşıtı olan bir anneye sahip bir sarı kız… Saçı bellerinde, kaderin cilvesine bak bir de dümdüz ki sorma gitsin. Lepiska mı der ona büyükler, hah işte ondan bende yok. Benimkiler bana eş dostun taktığı “kara böcek” lakabına yaraşır bir şekilde kara ve kıvır kıvır…
İmdaat.

Ben güzel miyim diye sorardım kendime ara ara… Kıvırcık başım şöyle bir öne doğru eğilir esasen tüm okul öncesi çocukların ortak güzelliği o kavisli göbeği görüp donardı. Tam da yukarıdan bakmak işin en berbat ve en yanlış kısmıydı… O günlerde bir ayakkabı tepeden bakıldığında berbat görünebilir ama satıcının size sunacağı bir ayak aynasına atılacak şöyle bir bakışla bile “yandan ne kadar da hoşmuş bilader bu ayakkabı,” dedirtir gibi hayata dair “bilgece” fikirlerim de yok. Kendime yandan bakmayı pek denememişim… Kendime verdiğim cevap hep aynı: “Hayır”…

Güzellik denen o belirsiz kavramı kafamda netleştirmem itiraf etmeliyim ki senelerimi aldı….Ortaokul yılları falan, gazetelerde “ünlülerin güzellik sırları” türü yazılar(ın çıkmaya başladığı ilk yıllar belki de) gözüme çarpar….

Allah Allah, güzel demişler bu kadına ama ne sarışın ne de mavi gözlü…

Ben durumu zamanla çaktım. Güzellik ile renkler eş değer değilmiş meğer… Ama durumu hala çakamayanlar var tabi… Çakanlar çakmayanlara anlatsın diyecem ama her şey anlatıldığında “anlanabilir” olsa bu dünyada, ben matematik profesörü olurdum. Buradan hayatımın vazgeçilmezi bir sarı dosta gönderme yapayım. Az mı mutfak masası merkezli matematik çalışmalarımız oldu senle… Ama ben vasattan öte gidemedim… Yaygın bir kanı olan sarışınlar güzeldir ama biraz “salaktırlar” önermesini utanarak esmerler de güzel olabilir ama matematikten anlamak zorunda değillerdir olarak değiştirdim…

Geçelim.

Ölü bakan gözlere gelelim. Kabul ediyorum renkli göz “
şahane” bir şey… Bir insan suratında renkli bir cam… Su yeşili mesela, rahmetlik dedemin göz rengi… NE de güzel bakardı be benim dedem…Nasıl bir şeffaflık, nasıl bir derinlik…14 yaşında dedeme varan bir diğer rahmetliği, anneannemi işte tam da bu çevresi kendinden sürmeli içi tarifsiz güzel yeşil gözler yüzünden affetmeli…

Ama zaman denen makarayı hızla sarıp geleceğe, artık bizim için yakın geçmiş sayılan 90’lı yılların başına gitmeli… Renkli lens diye bir moda çıktı geldi hayatımızın tam orta yerine. Dün kahvenin en içli tonlarında anlamlı anlamlı bakan bir arkadaş bugün ölmüş bir balığın bakışlarına bile benzetilemeyecek kadar manasız ama yine de mavi bakan gözlerle dikildi karşımıza. İrkildik ama belli etmedik elbette… AAA çok güzel olmuşun dedik. Daha ne diyecektik, bir tomar para saymış bir çift “konkav” cama… Ayyy midem kalktı desen çıkarıp atacak mı çocukluk hayallerini… En iyisi susmak ve o arkasını döndüğü anda bir kenara kusmak…

Fakat hayatımda bir kere renkli lense hayran oldum ben. Dedim ki karşımdaki bir ton adı verilemeyecek kadar güzel bakan yeşil gözlü İsveçli tur operatörü kadına “NE kadar güzel gözleriniz var,” dürüst çıktı kadın, dedi ki bana “esasen ben yeşil gözlüyümdür, ama üzerine bir başka yeşil tonda lens daha taktım,”

Ben buradan bir sonuç çıkardım.. Kel başa şimşir tarak olmuyor arkadaşlar… Zemin müsaitse debelen ya da… Güzellik adına tabi… Siyah çamaşır ne kadar alımlı da olsa beyaz tişört altına giymenin güzellikten çok çirkinlik getirdiği gibi. Zemin rengine göre tavır önemli diyorum özetle…

Bu konunun devamı var esasen. Yani kafamda. Anlatacağım şey renkli gözler değildi (zıttı renksiz gözler ise eğer böyle bir tanımlama da absürd ya hadi neyse) Ama klavye beni buralara çekti. Sonrası sonraki bir zamana kalsın. Kabak tadı olmasın…

 

Sanatçının diğer yazıları için aşağıdaki linkleri tıklayabilirsiniz...
http://ekmekkokusu.blogspot.com/

http://anlatanne.blogspot.com

 

Son Güncelleme ( Salı, 22 Ocak 2008 )
 
powered_by.png, 1 kB