| Binnur Akhun Önen |
|
|
|
| Yazar T. TUNGUZ | |
| Cumartesi, 17 Kasım 2007 | |
|
1970 Ankara doğumlu yazar, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden mezun olduktan sonra, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde yüksek lisansını tamamladı. Flash Tv, Turkish Daily NEws ve İzmir Plus gibi çeşitli medya kuruluşlarında muhabirlik ve yazarlık görevleri aldı. Bir süre sonra fulltime basın mensupluğunu bırakan yazar yazın çalışmalarına freelance olarak devam ettirdi. Bir süre sonra rota değiştirerek bilgisayar eğitmenliği yapmaya başladı. 2004 yılında doğan kızı için bir süre aktif iş yaşamından çekildi. Bu süre zarfında kitap çalışmalarına başladı. 2007 yılında İnkilap Kitabevi’nden “Taze Ekmekler Sıcak Öyküler” adlı bir kitabı yayınlandı. Kızının yeterince büyüdüğü düşüncesiyle tekrar aktif iş yaşantısına dönen yazar, yeni kitap projeleri üzerinde çalışmaktadır.
Platon'un Mağarası.... Hayal ettiği kadar gezemeyen insanların gönlünce gezen insanlara karşı beslediği çeşitli duygular vardır. Ruhunuzun iyilik– kötülük göstergesinde ibrenin bugün hangi tarafta durduğuna bağlı olarak bu duyguların adını siz koyun. GIPTA, KISKANÇLIK, İMRENME, FESATLIK, HAYRANLIK, HASETLİK. bir dönem daha bitti... İzmir Seni Seviyorum Sıradan bir gün. hep genç kalan bir güzelin bereket dolu göğüsleri gibi, sayılamayacak kadar çok bin yıldır ayakta. Kambur Osman Anası Gülreva hanım 3. kızının doğumundan 11 ay sonra, 5 inilti , 8 çığlık ardından önünde bir sarkıntısı olan bir bebek dünyaya getirdiğinde Osman Efendi’nin babası Refik Bey havaya 6 kurşun sıkmış. O günü işte böyle anlatırdı . Osman Efendi’nin ebesi Şengül kadın, tabi rahmetli olmadan önce. Refik bey tabancaya sürülü kurşunlar bittikten sonra şöyle demiş bir de: “Osmanlı İmparatorlugu gibi heybetli olsun hayatı, adı Osman olsun koçumun…” 1 sap – 2 top diye özetlenebilecek cinsi organları içerde değil de dışarıda olan evlat, nufus memurluğunda kayıtlı olduğu üzere Osman, Manifaturacı Refik Bey’in bir anda ve cümleten pabuçları dama atılan 3 kızının ahıyla mı bilinmez, seneler geçip serpildikçe kendi ile beraber bedeninde bir de tuhaflık büyütmüş heyhat. Bir kambur. Sonra, “mişler mışlar” biter, “di’lar dı’lar” başlar. Soranlara 5 çocuğu olduğunu söylerdi Osman Efendi, ardından da her seferinde aynı cümle gelirdi: “Bu sırt nasıl kambur oldu sanıyorsunuz?” Elbette bu çok eski, hatta “ bayat” da denebilecek bir nüktesiydi Osman Efendi’nin bu. Aslında içinde çocuklar koşturan bir hayat ne demek pek de bildiği söylenemezdi. -- Müşterileri arasında çocuksuz yetişkin neredeyse yok gibi birşeydi. Sohbete eğilim gösterdiği günlerde artık acıdıklarından mı, yoksa gerçekten sohbet etmek istediklerinden mi bilinmez Osman Efendi’ye hep hayatlarının ne kadar da monoton olduğundan bahsederlerdi bu insanlar. Oysa hepsi de dısarıdan bakıldıklarında dur durak bilmeyen, oldukça hareketli bir hayatın oyuncuları gibi gözükürlerdi Osman efendi’ye. Bir gün uçurtma uçurma şölenindeydiler, bir gün yıl sonu müsameresinde, bir gün Kulak Burun Boğazcı’daydılar ( e hani uçurtma gününde rüzgâr yemişti ya çocuk), bir gün önlük almak için Mamut Paşalı’da, bir gün de hani şu yeni açılan Lunapark’ta. Hayatları dolduran, günlük yapılacak işler listesine 40 madde ekleyen şeyler gibi görünürdü çocuklar Osman efendinin gözüne. Yine de derdi Osman Efendi kendine, okumak için zaman yaratıyorlar, tuhaf doğrusu. Benim bu kadar işim olacak bakar mıyım hiç yüzüne bu kadar çok sayfanın… Kitaplar elbet Osman Efendi için de muhteşem şeylerdi bir zamanlar. Dükkanında oturur, saatlerce bir Allahın kulunun girip çıkmadığını fark etmeyecek kadar kaptırırdı kendini kitaplara…Babası Refik Efendi oğlu adına ön ayak olduğunda sahaf işine, içine kapanık ruh halinden dolayı piyango vurmuş kadar sevinmişti üstelik Osman Efendi bu duruma.. Henüz kamburunun “sen dur senden önce ben gözükeceğim” derdinde olmadığı günlerdi o günler. Ama yine de yakışıklı denebilecek yüzünün güzelliğini örtecek kadar, ya da gölge yapacak kadar mı demeli, kabarık bir sırt sayılırdı yine de. İşte o günlerde kızlardan kaçmanın en kolay yolu kendini sayfalara arasına saklamaktı bir nevi. Sahaf dükkânında senelerdir her harekette vazgeçmeden çıtırdayan kendisi gibi eğri büğrü koltuğunun arkasına denk gelen duvarda işte bu yüzden ne bir raf, ne de bir kitap vardı. Arada sırada gençliğinin baharında kızlar girerdi dükkândan içeri. Kurt kitapseverler gibi rafların arasına açlıkla dalmaz genellikle Osman efendi’ye soru sorarlardı. “NE var yeni gelen, çok satanlardan düşen bir şey var mı bu günlerde?” ya da “şöyle sıcak bir aşk hikâyesi arıyorum;” gibilerde… Osman Efendi işte tüm bu soruların cevaplarını hep sağındaki ve solundaki raflarla önünde ki tezgâha dizerdi. Hem de kızlar gelmeden, sorular sorulmadan… Bu “hayat felsefesi” güzel kızlara hiçbir zaman sırtını dönmemesini sağlamıştı Osman Efendi’nin.
Bazen düşünürdü. “Acaba bu hörgüç hayatımda olmasa yine de pek de kabul edilesi olmayan bu davranışı yapar mıydım? Yani bir güzel bayana sırt dönmek saygısızlık değil midir?” “Kendini kandırıyorsun,” derdi hep sonuçta kendine. “Elbette sırtını dönerdin…” “Üstelik sadece dönmekle kalmaz, bazen yürür giderdin bile!” İşte o zaman arkasındaki duvar sisler puslar içinde ve tek mesajı “esrarengizlik” olan bir müzik eşliğinde çözülür- yok olurdu. “Sırtını döner miydin?” sorusu kilit soruydu. Arzu edildiği gibi yaşanamamış bir hayatın sahibi, Osman efendi’nin beyni zaman zaman bu tür tatillere çıkmayı severdi. Çözülüp yok olan, buhar olup uçan duvarın berisinde bir bahçe vardı. Kambur sahaf’ın beynine o anda misafir olma şansınız olsa bunun bir okul bahçesi olduğunu şıp diye söyleyebilirdiniz. Ancak öyle sıradan bir okul değil. Bu bir üniversiteydi elbet. Ön cephede küçük fıskiyeli bir havuz. Her yer çimle kaplı. Heybetli binanın önünde uzanan geniş alanda sağda solda birkaç mürver, birkaç dut, birçok da ıhlamur ağacı. Gençler ağaçların altına yayılmışlar. Bahar şenliğiymiş… Kimileri okulun ziraat fakültesi tarafından imal şaraplardan satın almışlar yavaştan demleniyorlar. E biraz daha ötede, edebiyat fakültesi kütüphanesinin önünde yer alan mimoza koruluğunda şarabın ve baharın etkisiyle öpüşenler de var. “Bakhus diyor Osman kendi kendine. Sevgili çılgın Bakhus, ya da Diyonizos Yunanlıların deyişiyle, yine inmişsin sahalara… Havada aşk kokusu var, serde de gençlik.” Osman Efendi sanki hem oyuncu hem yönetmen. Kendini uzaktan da görebiliyor. Dimdik, çivi gibi bir delikanlı, yerleri sarsarak yürüyor. İşte bu o. Kendisi elbet. Boyu ise hörgücün kendinden çaldığı 15 santimi geri almış 1.82lik çakı, çimenler üzerinde süzülüyor. Kızlar dönüp dönüp bakıyorlar. Hatta şarabın ahlak sınırlarını zorladığı kızlar öpüşmekten kiraz kırmızısı olmuş dudaklarını sevgililerinden çekerek ona doğru dönüyorlar. Ancak Osman, mağrur, kimselere, kimselerin kızına bakmadan yürüyor. Önünü bir kız kesiyor. (hani 20 yıl evvel dükkâna gelip Aşk-ı Memnu’yu soran kız) -Osman, diyor hani dudakları kapalıyken kalbe benzeyen aynı kız -Nereye böyle hızlı hızlı? Soruyor gözleri kahverengi ile ela arasında olabilecek en güzel tonda olan aynı kız -Artık ne arıyorsun ne soruyorsun, bir şey mi oldu? diyor burnunun ucunda küçük bir fındık varmış da o da yukarı – göğe doğru bakmak istemiş olan aynı kız Osman şöyle bir sol kaşını kaldırıyor, küçümser bir ifade ile göz süzüyor. -İşim var, diyor aynı Osman. -Artık beni sevmiyor musun? diye atılıyor saçları güneşte kızıl alevler gibi parlayan aynı kız. -Neler sacmalıyorsun! diyor aynı Osman. -Ne olur böyle yapma, yalvarıyorum sana, diyor pamuk gibi beyaz tenli, burnununun üstü sevimli bir çil haresi ile kaplı aynı kız. -Bir kere birlikte olduk diye evlenecegiz mi sandın ? diyor aynı Osman -Ben sensiz ölürüm, diyor önceki hafta seviştikleri gece Osman’ın iki eli ile tamı tamına beli kavranmış, tay bacaklı, şeftali memeli kız. Sonra bir çıngırak çalıyor. Osman hızla geri çekiliyor. Dut ağaçları, mürverler yanından geriye doğru emiliyor Osman bir nevi. Kapının üzerine takılı çanın sesine külüstür koltuğun gıcırtısı ekleniyor. Koltuğunda şöyle bir toparlanıyor Osman Efendi. Bir haminne içeri girmiş. “El işi - mel işi dergisi var mı? diyor senelerin Osman Efendisine. “Var hanım,” diyor bizim ki. Elini solundaki yığına atıyor. “En son bu geldi,” diyor. Haminnenin de kamburu karnında diye düşünüyor, oturduğu yerden üzerinde bin bir gereksiz çiçek nakışı fotoğrafı olan dergiyi uzatırken Osman Efendi. Kadın sayfaları kurcalıyor. Belki de dergiyi almayacak. Kendince gözüne model kestiriyor. Osman Efendi saatine bakıyor. “Bitmedi gitti şu hayat,” diyor. Sahne kararıyor. Blonde Dynamite En mükemmel en dingin geçen hamileliklerde bile en az bir kez başınıza gelir… Birden ve hatta aniden mi demeli kusuverirsiniz. Aman Allah’ım nasıl da teklifsiz bir durum… Ne oldu ki şimdi, üstelik ağzımdan ve dahi burnumdan geldi… Kim çağırdı ki seni?
Sanatçının diğer yazıları için aşağıdaki linkleri tıklayabilirsiniz...http://ekmekkokusu.blogspot.com/
|
|
| Son Güncelleme ( Salı, 22 Ocak 2008 ) |



Binnur Akhun Önen 


BİNNUR AKHUN ÖNEN TÜRKİYE/TURKEY


