Anasayfa arrow Türk ve Osmanlı Sanatları
Türk ve Osmanlı Sanatları PDF Yazdır E-posta
Yazar Administrator   
Çarşamba, 24 Ekim 2007

OSMANLI KLASİK MİMARİSİNİN ÖZELLİKLERİ

1.Klasik Anlayış

İstanbul’un fethinin gerçekleşip Osmanlı’yı doğu ve batının birleştiği noktaya kadar genişletmesiyle devlet yönetiminde doğu ve batıyı kucaklamak isteyen bir politika önem kazandı.Bu yenileşme arayışı kültür-sanatta da değişikliklere yol açtı.Doğulu kaynakların yanı sıra batılı kaynaklardan da-yalnız burada batı olarak kastedilen Bizans’tır;Avrupa değil-beslenmeye başlandı.Bu durumun ilk örneğini ,Selimiye Camii’nin yapılışına kadar aşılamayacak bir şaheser olarak kabul edilen Ayasofya Kilisesi’nin incelenmesi oluşturur. Bu inceleme
gerek estetik gerek teknik açıdan Osmanlı kubbe mimarisinin gelişimini hızlandırmıştır.
Birçokları tarafından 16.yy. Osmanlı’nın en parlak dönemi kabul edilir.Siyasi alandaki getirileri açısından bu yargının ne derece doğru olduğu tartışılabilir;fakat sanatsal açıdan özgün Osmanlı Mimarisinin en olgun devrini 16.yy. de yaşamış olduğu su götürmez bir gerçektir.Bu durumun temel sebepleri şöyle sıralanabilir:
a-Sınırların büyük bir hızla genişlemesine paralel olarak imar faaliyetleri hız kazandı böylece mimaride büyük gelişim yaşandı.
b-16.yy.da çağını en büyük güçlerinden biri haline gelen Osmanlı buna paralel olarak kültürel alanda da en olgun devrini yaşadı.Kendisinden önceki kültürleri sentezlemeyi tamamlayarak kendi kültürünü oluşturdu.
c-Devletin ekonomik açıdan oldukça güçlü olmasıyla sanatsal çalışmalar desteklendi.Büyük binaların yapılması mimariyi gelişmesi için hem zorladı hem teşvik etti.
d-Özellikle mimari alanda bir birini izleyen anıtsal nitelikli yapılar gözden geçirildiğinde bu dönem deki sanatsal üslupta sultanın ne kadar etkili olduğu ortaya çıkar.Sultanlar Osmanlı Devletinin büyüklüğüne uygun,onu mimari alanda simgeleştirecek özelliklere sahip eserlerin yapılmasına ön ayak oldular.Bu simgesel eserlerle sultanlar tanrıya bağlılıklarını bildirirken bir yandan kendi varlıklarını duyuruyorlardı(bu durumun kanıtı kamusal işlevi olmasına rağmen külliyelerin onu yaptıran sultanın varlığıyla özdeşleşmesi,bu yapıların o sultanın adını taşımasıdır).Bu soylu ve yüce amaca uygun olarak mimari de şaheserler yaratmalıydı. Dönemin ileri gelenlerinin de hünkarın yolunu izlemesi mimarinin gelişimini hızlandırdı. Klasik estetik doruk noktasına ulaştı.
Klasik Osmanlı Mimarisi gündelik hayatın gereksinimlerini karşılayacak yapılarda ifadesini bulur.Yani diğer bir değişle klasik anlayış değişen çağla beraber değişen gündelik yaşamın ihtiyaçlarını erken dönem sanatının karşılayamaması üzerine ortaya çıkmıştır.Bu özelliğinden dolayı klasik Osmanlı mimarisinde yapının en önemli özelliği işlevselliğidir. Mimarın amacı ise işlevselliği kapatmayacak ölçüde sanatsal yönü de olan yapılar ortaya koyabilmektir.Böylece Klasik Dönem yapılarında abartıdan uzak duruldu,sade ve dengeli kompozisyonlar oluşturulmaya çalışıldı.
15.yy.dan 16.yy.a kadar uzan dönemde (mimari halkın ihtiyaçlarına yanıt veren bir araç olarak ele alınması ve özel mülkiyet kavramının var olmaması nedeniyle)
kamusal yapılar ön plana çıktı.Bulunduğu yerde ,halkın tüm gereksinimlerine yanıt verecek bir yapılar topluluğu olan külliyelerin inşası hız kazandı.Böylece hem kentleşme kontrol altına alınmış oluyor hem de devlet sosyal yükümlüklerini bir kerede yerine getirmiş oluyordu. Ayrıca bu yapılar vakıflar arayıcılığı ile yönetildiğinden hem devlete yük olmuyor hem de yapıyı yaptıran bina üzerinde bir hak iddia edemiyordu. Böylece de binalar tamamen halkın kullanımına açık oluyordu.

2.Klasik Mimarinin Tarihsel Gelişimi
Osmanlı Mimarisi bir çok alanda mirasçısı olduğu Selçuklular’ dan mimari alanda ayrılır.Osmanlılar ve arasında görülen en büyük fark Selçuklular’ın süslemeyi yani biçimselliği Osmanlılar’ ınsa mekan kullanımı yani işlevselliği ön plana çıkarmış olmasıdır.Ayrıca Osmanlılar’ da dini mimariye daha çok önem verildiği görülür.Bu farklılıklarına karşın Osmanlılar özellikle erken dönemde Selçuklu sanatından etkilenmişlerdir.Örneğin Osmanlılar Selçuklu bezemelerini kullanmışlar fakat onları biraz sadeleştirmişlerdir.
Erken Dönem Mimarisi:
·Bursa okulunun tek kubbeli yapılarıyla başlayıp Edirne okulunun çift yada çok kubbeli yapılarıyla devam eden bir dönemdir.Bursa okulunun etkisinin daha baskın olduğu görülür.
·Bu dönem mimarlarının temel arayışı aydınlık ve ferah mekanlar yaratmaktır.
·Topkapı sarayı,Çinili Köşk,İlk Fatih Camii bu dönem mimarisinin en iyi örnekleridir.
·Devrin sonunda inşa edilen Üçşerefeli Camii planı açısından Osmanlı Klasik Mimarisine ilk adım sayılır:İç avlulu plan tasarımı ve ana kubbe anlayışının oluşturulması Klasik Anlayışın gelişinin işaretleridir.
Klasik Dönem
15-16.yy.:
·Bu dönem Osmanlı mimarları camii mimarisinin özelliklerini belirlemeye çalıştılar.Ayrıca merkezi plan sorunun nasıl çözüleceği sorusuna yanıt aradılar.
·Bu dönem mimarlarının baş amacı her yönden ve herkes tarafından görülebilecek kadar yüksek ve heybetli yapılar yaratmaktı.
·Bu Dönemcamilerinde kubbeli ve yan kubbeli bir örtü sistemi kullanıldı.Bu tavan dörtlü filayak sistemi ile dengelendi.Yukarıdan aşağı genişleyen bir kütle kompozisyonu (prizma biçimli yapılarla hiyerarşik ,basamaklı bir görünüm) tasarlandı.Ana kütle ve kubbe arasında daha uyumlu bir geçiş yapabilmek için kubbe kasnağı sınırlı yükseklikte tutuldu:Bu dönem yapılarında kullanıla kubbeler tam yarı küre şeklinde değildi.(Selatin camilerde) Minare sayısıysa iki veya dörttü.
·Bu dönemde kullanılan yapı malzemeleri küfeki taşı ve mermerdi.
16-17.yy.(Sinan Dönemi)
·İmparatorluğun ekonomik alandaki refahını yansıtan büyük boyutlu eserler yapıldı.
·Şehircilik çalışmaları önem kazandı.
·Mimari elemanların ölçüleri ve kompozisyonları yeniden düzenlendi.:Ana kubbe genişletildi;yan mekanlar kullanışlı hale getirildi;filayak sayısı altı ve sekize çıkarıldı.
·Yapı malzemelerinde yalınlık ön plana çıktı.Ayrıca renkli taşlar da yapılarda kullanılmaya başlandı.
·17.yy. da ,16.yy.ın etkileri görüldü.Batı etkisi henüz kuvvetli olmadığından bu dönemde Osmanlı kendi kaynakları açısından kısırlaşmamıştı,hala özgün eserler verebiliyordu..Fakat Osmanlı’nın duraklama dönemine girişi,iç karışıklıklar,ekonomik sıkıntılar mimaride büyük atılımlar gerçekleştirecek büyük boyutlu yapıların inşasını engelledi.Bu nedenle bu dönemde İmparatorluğun büyüklüğünün anısını yaşatacak eserlerle yetinildi. Özetle mimari de devletle birlikte duraklama dönemine girdi.

Batılılaşma Dönemi
18.yy(Lale Devri):
·18.yy.da Lale Devri ile Osmanlı mimarisinde önemli değişiklikler yaşandı.Batılı yaşam tarzının benimsenmesiyle mimaride de batı etkisi hissedilmeye başlandı.Batılı üsluplar tercih edilmeye başlandı.Bunun sonucunda Klasik Osmanlı mimarisinin etki alanı daraldı,bir süre sonra da klasik anlatış yerin tamamen batılı üsluplara bıraktı.
·Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa özellikle Paris ve Viyana’dan getirttiği projelerle İstanbul’un imarına el attı:Haliç ve Kağıthane Dersi gezinti yerleri haline getirildi.Kağıthane’de padişah için Sadabad Kasrı inşa edildi ve etrafı lale bahçeleriyle bezendi.Batılı tarzdaki binaların yöneticiler tarafından da benimsenmesiyle varlıklı kesimler arasında lale yetiştirme ve köşk yaptırma modası başladı.Böylece deniz kenarındaki semtler moda oldu:Üsküdar,Beylerbeyi, Bebek,Fındıklı, Alibeyköy , ve Topkapı...
·Köşk modası cami mimarisinde de etkili oldu :”Yalı camii”denen deniz kıyısı camileri yapılmaya başlandı.
19.yy(Tanzimat Dönemi):
·Tanzimat ile birlikte batılılaşma hareketleri daha da hızlandı.Tamamen barok ,rokoko,neogotik ve amper üslupları etkin oldu.
·Şehir yeni alanlara doğru genişlemeye başladı.Boğaziçi ve Sarıyer’e iskan arttı.Ayrıca alt yapı ve kent hizmetleri gelişti:Haliç’e köprü kuruldu;tünel(metro),atlı tramvay,Şirket-i Hayriye(deniz taşımacılığı yapan bir şirket) açıldı.Külliyelerden bağımsız ilk hastane (Vakıf Gureba Hastanesi) hizmet vermeye başladı.
·Batılı yaşam tarzının orta kesimler tarafından da benimsenmesiyle lüks tüketim arttı.Mobilyalar evlere girdi ve böylece binalar buna uygun yapılmaya başlandı.Aynı zamanda yazlık ve kışlık adeti başladı ve bu nedenle ev fiyatları arttı..Suriçi ve Beyoğlu kışlık ,Boğaz ,Kadıköy ve Adalar ise en gözde yazlık semtler arasındaydı.Kentin yerleşim dokusu değişmişti.
·Mimari kamusal alanda hizmet vermeyi bırakıp bireye hizmet etmeye başladı.
·Bu dönemin en önemli camileri Nuruosmaniye Camii,Dolmabahçe Camii,Aksaray Valide Camii ve Nusretiye Camiidir.

Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız
Büyük halini görmek için tıklayınız

GEÇ DÖNEM KLASİK OSMANLI MİMARİSİ

Mimar Sinan’ın ölümü ile Osmanlı mimarisinde “Klasik Dönem” diye adlandırılan çağ kapanmış, ama bu büyük ustanın etkileri uzun süre devam etmiştir. Bu etki, özellikle cami planlarında çok güçlü ve kalıcı olmuştur. Mimar Sinan’ın şehzade Camii’nde geliştirdiği dört yarım kubbeli sistem, birçok yapıda yinelenmiştir. Bunlar arasında en önemli olanı Sultan Ahmet Camii’dir. I. Sultan Ahmed’in mimar Sedefkar Mehmed Ağa’ya yaptırdığı bu külliye, Sinan’ı izleyen, onun ekolünü sürdüren yapılar arasında en tanınmış örnektir denilebilir. Külliyenin merkezini oluşturan cami, dört yarım kubbeli plan şemasının başarılı uygulamalarından biridir. Yapının öteki camilerden ayrılan yönü ise avlunun dört köşesinde ve caminin iki yanında birer olmak üzere altı minareye sahip oluşudur. Caminin avlusu da ortasındaki şadırvanı ve çepeçevre revaklarıyla klasik dönemdekilere benzer. Ancak ayrıntılarda bazı farklar vardır. 17. yüzyılın ilk yıllarına ait olan bu yapıda dikey hatların ön plana geçmeye başladıkları görülür. Süslemede klasik motifler ele alınmış, ancak kompozisyon anlayışında bazı küçük farklar belirmiştir. Caminin iç mekanı aydınlık ve ferahtır. Kubbenin çok iri payelere oturtulmuş olması mekan bütünlüğünü az da olsa zedelemektedir. Ama bu durum, aynı tipteki yapıların ortak bir özelliğidir.Sultan Ahmed Camii çinileri açısından da oldukça zengindir. Çinilerin tümü galeri biçimindeki üst mahfilin duvarlarını kaplamaktadır. 16. yüzyıldaki örneklere göre daha değişik renkler görülür. Kırmızılar kiremit rengine dönüşmüş, sırlar maviye çalmaya başlamıştır. Kompozisyonlarda ise servi, bahar açmış ağaç motifleri büyük panolar halindedir. Ayrıca, sonsuz düzende tekrarlanan motiflerin yer aldığı bitkisel süsleme görülür. Natüralist üslupta çiçekler arasında lale, karanfil, sümbül ve gül ön plandadır. Kapı ve pencerelerde ise yüksek kaliteli ağaç işçiliği karışmıza çıkar. Bunlarda özellikle sedef ve fildişi kakmalara yer verilmiştir.Yapının hemen yanındaki hünkar mahfili bugün Halı Müzesi olarak kullanılmaktadır. Caminin yakınında bulunan Sultan I. Ahmed’in Türbesi ise kare planlı oldukça büyük bir yapıdır. Çinileri ve alçı üzerine yapılan “Malakâri” denilen süslemelerinin yanında sedefli kapısı da dikkati çeker.Yapımına 1603 yılında başlanıp 1663’te bitirilen Eminönü’ndeki Yeni Cami, Osmanlı mimarisinin en uzun sürede tamamlanan camisidir. Bu cami de dört yarım kubbeli tipin bir örneğidir. Bugün Mısır Çarışsı adıyla tanınan arasta aslında Yeni Valide Camii Külliyesi’nin bir parçasıdır. Bir yolla ayrılmış olduğu için ilgi kurmak biraz güçtür ama Turhan Valide Sultan Türbesi de külliyeye aittir. Caminin yanında ise belki de Osmanlı hünkar mahfillerinin en görkemlisi yer alır. Başlıbaşına bir mimari yapıt olan bu mahfil, çini ve sedef süslemeleri bakımından da önemli örneklere sahiptir. Yeni Camii’nin içi Sultan Ahmet Camii ile aynı planda olmasına rağmen bir hayli loıtur. Klasik döneme oranla dikey hatlar artık gelişmeye başlamıştır. Yapının, özellikle de hünkar mahfilinin çinileri, 17. yüzyılın ilk yarısına ait en zengin koleksiyonlardan biridir. Bu çinilerde mavi renkler egemendir. Kompozisyon bakımından çok zengin örnekler olmakla birlikte teknik açıdan bir gerileme söz konusudur.Klasik dönemde, “Külliye” olarak adlandırılan yapılar topluluğunun merkezini cami oluşturmaktaydı. 17. yüzyılda ise merkezde cami yerine medresenin yer aldığı bir dizi külliye karışmıza çıkar. Bunlar, sultanların değil de devlet ileri gelenleri ve vezirlerin yaptırmış olduğu örneklerdir. Bu tipteki külliyelerden biri de 1683-1690 yılları arasında yapılmış olan Divanyolu’ndaki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Külliyesi’dir.18. yüzyıl, Osmanlı sanatına Batı etkilerinin girdiği, başka bir deyişle Batılılaşmanın başladığı dönemdir. Bu dönemde özellikle süslemede Barok, Rokoko gibi Batı kaynaklı üsluplar görülür. Ama bu üslupların Osmanlı sanatındaki uygulamasında geleneksel Türk motifleri ve yapı tiplerinden vazgeçilmemiştir.Bu dönemde çeşme ve sebiller birden önem kazanmıştır. Topkapı Sarayı yakınındaki III. Ahmet Çeşmesi, bu yüzyılın başına ait tipik bir örnektir. Çeşme ve sebil işlevlerini birlikte gören bu yapıda, Barok üslupta taş süslemelerin yanı sıra 18. yüzyıl çinilerinden örnekler de vardır. Bu çiniler, Tekfur Sarayı atölyelerinde Türk çiniciliğini canlandırma denemeleri olarak yapılmıştır. Taş süslemede ise akantus kıvrımları ve çiçekli panolar, Barok üslubun kıvrık hatlarını ve güçlü gölge-ışık etkisini zengin bir biçimde yansıtırlar.18. yüzyılın ilk yarısında Sultan I. Mahmud tarafından yaptırılan Tophane Çeşmesi’nde de plastik görüntü veren zengin taş süsleme vardır. Mimari neredeyse ikinci plana itilmiştir. Taş süslemede saksı içinde meyva ağaçları, vazoda çiçekler zengin bir görüntü sunarlar. Bunların yanı sıra palmet ve rumi benzeri motiflere de rastlanır. Ancak, artık klasik dönemin çizgiciliğinden eser kalmamıştır.Klasik Osmanlı mimarisindeki plan tiplerinin uygulanmasına 18. yüzyılda da devam edilmiştir. 1734’te tamamlanan İstanbul’daki Hekimoğlu Ali Paşa Camii, böyle bir örnektir. Bu yapıda da altı dayanaklı plan şeması ele alınmıştır. Planın klasik döneme dayanmasına karışlık, üst yapıda ve süslemede farklı bir dönemin özellikleri görülür. Yapının yüksekliği artmış, mimariye değişik oranlar girmiştir. Bu arada klasik motifler de yeni bir anlayışla ele alınmıştır. Mekan içeriden de hayli yükselmiş, böylece aydınlık bir ortam yaratılmıştır. ıç süslemede Tekfur Sarayı atölyelerinde yapılan çiniler karışmıza çıkar. Sırların mavimtırak bir renk alması, sarının fazlaca kullanılışı bu çinilerin önemli özelliklerindendir.Nur-u Osmaniye Camii ise mimaride Batılı üslupların belirginleştiği bir yapıdır. Bu durum, daha planında dikkati çeker. Barok üslubun en belirgin özelliklerinden biri olan oval formlar Türk mimarisinde pek kullanılmamıştır. Ancak bu yapıda avlunun oval oluşu ile plana Barok bir nitelik kazandırılmıştır. Barok özellikler yapının dışında da kendini gösterir. Kıvrık yuvarlak kemerler, oval pencereler, “S” biçimindeki payandalar bu türden ayrıntılardır. Zaten bu üslup, Türk sanatında kendini daha çok ayrıntılarda hissettirmiştir. Oval plan, yapının iç avlusunda da ilginç bir biçimde uygulanmıştır. Üslup değişimlerinden en kolay etkilenen elemanlar olan sütun başlıkları ve kemerler, doğal olarak bu yeni üslubun özelliklerini taşımaktadırlar. Bu üslup değişiminden yapının portali de etkilenmiştir. Ana hatlarıyla klasik portalleri andırmakla birlikte mukarnasın yerini almış olan Barok kıvrımlı kavsara dolgusu, adeta “Türk Baroğu”nun simgesidir. Caminin yanında hünkar mahfili, kitaplık gibi ek yapılar da vardır. Yapı, çevresindeki dış avlu ile de Kapalıçarış’nın hareketli görünümünden yalıtılmaya çalışılmıştır.Üsküdar’daki 1760 tarihli Ayazma Camii’nde de Barok özellikleri mimariden çok ayrıntılarda karışmıza çıkar. Yüksekçe bir yerdeki camiye daire planlı merdivenlerle çıkılır. Bu, plana yansıyan tek Barok özelliktir denilebilir. Yapının yalın dış süslemesinde en çok dikkati çeken ayrıntı, cephelerdeki kabartmalardır. Bu kabartmalarda aleme benzer biçimler bulunmaktadır. Caminin içinde ise minber ve vaaz kürsüsü hemen dikkati çeker. Biçim bakımından klasik dönemdeki örneklere benzeyen minberin süslemesi ise çok değişik bir üsluptadır. Eski örneklerde görülen geometrik süslemelerin yerini, burada Barok kıvrımlar almıştır. Yeni üslubun bir minber kompozisyonunda bile ana formda değil de ayrıntıda yer aldığı görülür.1763 gibi hayli ilerlemiş bir tarihte yapılmış olmasına rağmen Laleli Camii’ndeki Barok üslubun çok çarpıcı olmadığı söylenebilir. Bu yapıda da kubbenin sekiz dayanağa oturduğu klasik şema yinelenmiştir. Barok özellikler kıvrık hatlar, dalgalı yuvarlak kemerler, pencereler gibi ayrıntılarda karışmıza çıkar. Barok üslubun bu yapıdaki etkileri, özellikle kubbeyi destekleyen “S” biçimindeki payandalarda görülür. Yoldan bir hayli yüksek konumdaki Laleli Camii’nin altında büyük bir arasta yer alır. Burası günümüzde de çarış olarak kullanılmaktadır. Bu özelliğiyle yapı, “Fevkani” olarak adlandırılan yükseltilmiş camilerin bir örneği durumundadır.1778 tarihli Beylerbeyi Camii ise ahşap kubbelidir. Yapı 1983 yılında bir yangın geçirmiş ama daha sonra onarılmıştır. Bu yapıda da özellikle ayrıntılarda Batılı üslupların etkileri görülür. Yangından hasar görmüş olmasına rağmen, caminin fildişi ve sedef kakmalı ahşap minberi dikkate değer bir yapıttır. Çünkü erken Osmanlı döneminden sonra minber yapımında ahşaptan vazgeçilmiş ve mermer tercih edilmiştir. Beylerbeyi Camii’nin minberi, geç dönemdeki nadir ahşap örneklerden biridir.Barok üslubun egemen olduğu dönemde yeni bir külliye biçimi de ortaya çıkmıştır. Bir türbe sebilden oluşan bu külliyelere tipik bir örnek, Fatih’deki Nakışdil Sultan Türbesi ve Sebili’dir. 1818 tarihli bu yapıtta Barok ve Rokoko üsluplar bir arada görülür. Duvarlar düzlemsi niteliklerini yitirerek, içbükey ve dışbükey yüzeyler halini almışlardır.19. yüzyıl başlarında ise bir üslup karmaşası karışmıza çıkar. Bu dönemde Ampir, Barok, Rokoko ve klasik Osmanlı üsluplarının hepsinin bir arada kullanıldığı yapılar bile vardır.Tophane’deki Nusretiye Camii’nde ise Ampir üslup ağır basmaktadır. Ampir, sözcük olarak “İmparatorluk Üslubu” anlamına gelir. Esinini Yunan ve Roma gibi klasik üsluplardan alan bu anlayış, eski Mısır biçimlerinden de etkilenmiştir. Napoleone Bonaparte zamanında ortaya çıkan bu üslubu daha sonra Osmanlılar da benimsemiştir. Nusretiye Camii’nde Ampir üslubun yanı sıra Barok üslup da görülmektedir. Perde motifleriyle süslü korkuluk levhaları ve soğan biçiminde kaideye sahip minarede Barok üslup egemendir. Nusretiye Camii’nde oranlar da değişmiştir. Ana kitle ve kubbenin çok yüksek olmasından dolayı minareler ince ve uzundur. Yapıda bu dönem camilerinin ortak özelliği olan ferah ve çok aydınlık bir mekan yaratılmıştır. ıç süslemesinde ise mihrap ve minberin yanı sıra kubbe eteğini çevreleyen yazı kuşağı da dikkati çeker.Sultan IŞ. Mahmud’un bulunduğu semte de adını veren türbesi, Ampir üslubun İstanbul’daki en tipik örneğidir. 1840 tarihli türbe, bu özelliğinin yanı sıra sekizgen planı ve kubbe ile örtülü olmasıyla klasik Osmanlı türbe şemasına da bağlıdır. Bu yapıda ayrıntılarda karışmıza çıkan ve bir çeşit Batı Neo-Klasiği olarak da adlandırılan Ampir üslup, ülkemize Batı’daki biçimiyle yansımıştır. Türbenin cephesindeki palmet dizisi ise Yunan-Roma sanatını yeniden canlandırmak isteği ile kullanılmış motifler olarak sanatımıza girmiştir.19. yüzyıl ortalarındaki Osmanlı cami mimarisinin durumunu açıkça gösteren Ortaköy Camii ise ilginç bir örnektir. Tek kubbeli yapı, aşırı ölçüde saydam bir nitelik kazanmıştır. Duvar yüzeyleri parçalanmış, adeta yok olmuştur. Yapının dışında da düzlem olarak nitelenebilecek bir bölüm kalmamıştır. Bu nedenle de caminin içi çok aydınlıktır. Yapı adeta deniz manzaralı bir saray pavyonu gibidir. Renkli taş minber dönemin karakteristik formunu taşımaktadır. Kubbe içinde ise, havali bir mimari görünüm veren renkli nakışlarla güçlü bir derinlik izlenimi yaratılmıştır.Ortaköy Camii ile aynı yıllara ait olan 1853 tarihli Dolmabahçe Camii ise daha ağırbaşlı bir görünüştedir. Batı sanatının klasik motifleri, bu yapıda da karışmıza çıkar. Ampir üslubun egemen olduğu bu camide çok aydınlık ve dışarıya açık bir mekan yaratılmıştır. ıç mekanın insana ferahlık veren bir görüntüsü vardır. Caminin minberinde kakma tekniğinde renkli mermer süsleme bu dönem için karakteristik bir durumdur. Yapının minaresi de antik sanattan alınmış bir eleman gibidir. Bu minare adeta başlığıyla birlikte kullanılmış bir korint sütununu andırmaktadır.Bu tarihlerden sonra Osmanlı sanatında bir “kendine dönüş denemeleri” dizisi izlenebilir. Batı Neo-Klasiği yerine Türk Neo-Klasiği uygulanmaya çalışılmıştır. Ama bunun ne dereceye kadar başarılı olduğu tartışılabilir. İstanbul Aksaray’daki 1871 tarihli Valde Camii bu akımın öncülerinden biridir. Bu yapıda birçok üslup bir aradadır. Özellikle dış süslemede Batı sanatının Gotik üslubundan, Kuzey Afrika’nın Mağrip üslubuna kadar akla gelebilecek hemen her türden ayrıntı göze çarpmaktadır. Ancak buradaki sivri ya da atnalı kemerler, uzak ülkelerin sanatının bir kopyası olarak değil de, olasılıkla iyi anlaşılamamış bir İslam sanatı Neo-Klasik denemesi biçiminde ortaya çıkmıştır. Yapıda pek iyi araştırılmadan denenmiş rumili süslemelerin varlığı, bunu düşündürmektedir.Bu ilk denemelerden sonra Türk Neo-Klasik üslubu daha bilinçli bir biçimde yaratılmaya çalışılmıştır. Ancak oranların farklılığı, kemer ve benzeri yapı elemanlarıyla süsleme motiflerinin tam anlaşılamaması, ortaya yanlış uygulamaların çıkmasına neden olmuştur. Örneğin sivri kemerler, Gotik ya da atnalı biçimindeki Mağrip kemerlerini andırmaktadır. Bu dönemin başarılı yapıları arasında, 20. yüzyılın başlarında mimar Kemalettin tarafından yapılan Bebek Camii sayılabilir.Ulusal akım, yine aynı mimarın eseri olan Eyüp’teki Sultan V. Mehmed Reşad Türbesi’nde de Osmanlı klasik döneminden alınma motiflerle sürdürülmeye çalışılmıştır. Bu dönemin birçok yapısında olduğu gibi burada da çini süslemeye ağırlık verilmiştir. Türbenin içini süsleyen Kütahya yapımı çini panolar, eski örneklerdeki desenlerin kopyalarıdır. Bu kopya etme o boyuttadır ki, insan dikkatli bir çalışma ile ele aldığı panonun hangi eski yapıdaki, hangi çiniden alınmış olduğunu kolayca anlayabilir. Bu tutum Cumhuriyet döneminde de sürmüştür, ancak pek başarılı olunamamıştır. Çünkü söz konusu olan yaratma değil, eskinin bazen de pek iyi anlaşılmadan yapılmış kopyasıdır.Ulusal mimari akımı, Cumhuriyet döneminde de bir süre devam etmiş ve yerini uluslararası betonarme mimariye bırakmıştır. Son yıllardaki klasik Türk mimarisi tarzındaki çalışmalar ise daha çok sit ve çevre koruması amacıyla yapılmaktadır.  

OSMANLI SU MİMARİSİ 

HAYAT için su kadar hiçbir maddenin lüzum ve ihtiyacı büyük olmamıştır. Canlının yaşamasında olduğu kadar, onların topluluğunun gelişme ve tekâmülünde tesiri daima ilk plânda görülmüş, tarihin muhtelif devirlerinde şahsın ve dolayısiyle topluluğun menfaati bir su başını tutabilmeyi, bir su akıntısı kenarında barınmayı en büyük ihtiyaç olarak hissettirmişti. Bu umumî ihtiyaç, muayyen bir nokta etrafında, şahısların birbirine yakınlığını, millî birliklerin doğma ve inkişafını mucip olmuştur. Münbit toprakları, yeşil ve mahsuldar vadileri besleyen nehirlerin kıyılarında, daima ilk kurun medeniyetlerinin parlak yılları geçmiştir.

Suların zamanla, insan topluluklarının artması derecesinde önemi de artmış ve değişmiştir. Kıyılarında gölgeli yeşillikler, geniş ekin tarlaları yetiştiren sular, yalnız ekini yeşerten bir âmil olmakla kalmamış, ayrıca muhtelif kavimlerin birbirleriyle temaslarında, mal alışverişlerinde kısa ve rahat bir yol olmuş ve bu suretle sivilizasyonlarm intişarını, birbiri ü-zerinde müessir olmasını da temin etmiştir. Burada suların milletlerin hayatında oynıyabileceği rolleri çeşitlendirmeden kaçınarak suyun yalnız susuzluğu gideren ve dinî ihtiyaçları karşılıyan bir madde olarak gözönüne alındığı devirleri hatırlarsak onun bir «azîz» gibi takdis edildiğini görürüz. Bir yere su getirmek, bir çeşme kurmak, doğuda ve batıda bir sevab olmuş, bu yolda yapılan tesisler o devirlerin en güzel ve zarif sanat âbidelerini teşkil etmiştir. Şarkta, din suyu daha kıymetlendiriyordu. Bilhassa asırlarca islâm dinini himaye ve intişarında büyük fedakârlık ve hizmetleri görülen Türklerde su tesisleri sanat ve mimarîlerinde çok önemli bir yer almıştır. Selçuk Sultanlarından ve Anadolu Türk Beyleri nden günümüze kadar çok azı tamamen harap olmadan kalabilmiş üstü işlemeli o zarif çeşmeler, o güzel hamamlar bunların birer uzak hâtı-rasıdır. Selçuk, İran, Bizans gibi civar hükümetlerin sanat ve mimarî görüşlerinin tesirine rağmen kendine has bir tarz, bir üslûp almış olan Osmanlı Türklerinin sanat ve mimarîsinde ise su tesislerinin de kendine mahsus başkalıklarla ortaya çıktığı görülür.

Fakat şunu da işaret etmek lâzımdır ki, bugüne kadar Türk sanatının etüdünde bilhassa, dini mimari konuyu teşkil etmiş ve bu yolda ecnebi bilginlerinde müteaddit kıymetli e-serleri intişar etmiştir.

Yapının gördüğü hizmete göre dinî, sivil ve askerî olarak üçe ayrılan mimarîden Türk dini mimarîsi üzerindeki tetkiklerin zenginliğine karşılık, sivil ve askerî mimarî ve bu arada çeşme, sebil ve saire gibi su tesislerine ait eserler, genel ve kısa bir görüş çerçevesinde mahdut bir saha içinde kalmıştır. Dinî mimarîde camilere ait bu etüdlerin mebzuliyetine rağmen, diğer mevzuların nispe (...) işin güçlüğünden ziyade dokümanların azlığı belki de âmil olmuştur. Aynı zamanda Türk mabedi erinin her birinin kendine mahsur ihtişamlı hususiyeti ve güzelliği bolki de kendileri üzerinde daha fazla dikkati toplamıştır. Hakikaten Osmanlı Türklerinin mabed mimarîsinin Selçuk ve Anadolu mimarîsi fevkine çıktığı ve bir devrede de dünya sanat ve yapı varlığına tefevvuk ederek Süleyma-niye, Selimiye, Sultanahmet vesairesi ile bir millet için yalnız ebedî bir iftihar âbidesi değil, o milletin medeniyet seviyesinde ne kadar yükselmiş olduğunu gösteren âbideler halinde tecelli ettiği de görülür.

Türk sanatının zamanla değişen Bursa, Klâsik, Teceddüt, Lâle ve nihayet Barok, Ampir tarzlarına ait empirmeler bütün bu eserler üzerinde de esaslı birer kaide olarak müşahede olunur.

Aynı zamanda camiin yapısındaki mimarî tarzına bütün müştemilâtı ve bu arada su tesisleri de aynı üslûba uyar.

Bu seyir üzerinden Bursa'da daha Sultan Orhan zamanında başlayan dinî inşaatın içinde yer alan su tesislerini Edirne'de daha ilerlemiş bir şekil aldığı, İstanbul'da ise büyük bir gelişmeye uğrayarak âbıdeleştiği görülür. Bütün bu sanat eserlerinin mermer cepheleri üzerinde Bursa devrinin, Klâsik devrin, yenilik Lâle devrinin, Barok ve Ampir devirlerinin ve nihayet Uyanış devrinin sanatkârının ağır üslûbu, aydınlıkları, çiçekleri, münhanileri, girift hatları, sadelikleri devirlerinin kendilerine has ihtisasları halinde bulmak kabildir.

Türklerde insan şeklinin dinî telâkkiler dolayısiyle sanat eserleri ü-zerinde yer almamasına karşılık, zarif kıvrımların, ince ve cazip şekilli çiçek ve yemişlerin, çeşme, sebil ve şadırvanların mermerleri üzerinde güzel şekilleriyle yaraşacakları en uygun sahayı buldukları görülür.

Türklerde batıya nazaran ayrı bir güzellik ve bilgide fevkalâde terakki ve inkişaf göstermiş bu sanatın, bu mimarînin su ızgaraları, su bendleri, havuzları, su terazileri, kemerleri, künkleri, sebilleri, şadırvanları, çeşmeleri ve dünya üzerinde ilk defa kurulmuş bütün bu tesislere bakan teşkilât ve kadroları ile Türk sanatının sivil mimarî bahsinin içinde kısaca etüd edilmesini doğru ve muvafık olarak görmüyoruz. Bu kadar geniş, bu kadar kendine has bir sanat inceliği ve bilgisiyle temayüz ve şahsiyet kesbetmiş bu bahisleri "Türk Su Mimarîsi» namı altında, bütün de-taylariyle bir araya toplayarak ayrı bir ilim, b'r sians olarak mütalâa edilmesini temenni ediyoruz. Bu düşüncelerimi Osmanlı Türklerinin kaç yüz yıl evvel çağdaş dünya milletlerine nazaran çok tekâmül ve terakki etmiş su mimarîsinden Türk sanatının o zengin ve geniş şapitrilerini «İstanbul Suları» kitabım da tebarüz ettirir.

Sultan Orhan Bursa'da dinî ve sosyal yapılarını kurdururken aynı zamanda, tepeleri sisli yemyeşil vadilerden sular toplayarak künkler, galeriler içinde şehire getirerek çeşmelerinden akıttırmıştı. Osmanlı Türklerinin yeni yapıları kurdukları devletin tazeliği kadar bir yenilikle civar şehirlerin binalarından ayrıldığı gibi, su tesislerinde de değişiklikler görülüyordu.

Bunlar asırlardan beri devam eden Selçuk Sultanlarının revnaklı ve gelirli günlerinin süslü yapıları karşısında vakur ve asil bir sadeliğin güzelliği içinde âdeta sedef gibi parlıyordu. Sular ise bütün bu mermer tesisleri süslüyordu: II. Murat o güzel camisile beraber yanında «bah-çe-i-lâtijim» dediği büyük bir bahçe tanzim ettirmişti. Bu bahçenin geniş yeşilliklerle sayedar serinlikleri içinde suları billûrlaşan mermer güzel bir havuz bulunuyordu.

Suyu Osmanlı Türkleri mabedle-rinin içine de almışlardı. I. Murat zamanında başlanmış ve Yıldırım devrinde tamamlanmış Ulu Cami'nin kubbesi altındaki büyük mermer havuz, kendini saran ulûhîyet havası içinde günün loş aydınlıklarının sü-züntüsünde oymalı l'ı.-.k-yelerinden dökülen sularla yaprakları gecelerin nemile ıslanmış iri beyaz bir çiçek gibi, nice yüzyıllardan beri durmaktadır. I. Mehmed'in Yeşil Cami'sinde fıskiyeli mermer havuzun günün aydınlıklarından içeri süzülen donuk akislerle koyu nefti gölgelerin titreşen hüznü içinde iri fakfur bir kâse gibi şeffaflaşıp esirleştiği görülür.

Muhitin tesiri altında daha incelenen Marmaranm ziyadar parlak denizi sahillerinde daha sade bir güzellik ve incelik alan Türk sanatkârının âbideleri, civarın yeşil ve ruhanî faniliğinde beyaz bir buhar bulutu içinde değişerek köşeli bir billur gibi şekiller almıştır. İklim, esen rüzgârlar, akan sular, parlak renkler, bu insanların kurduğu kubbeyi daha se-defleştirmiş taş ve mermere, çevresinde akan suların parlak keskin çizgilerini vermiştir.

Bursa Osmanlı Türklerinin elinde çeşmeleri, hamamları, kaplıcaları ile daha o zamanlar bir su şehri olmuştu. Şükrullah Bursa'yı o senelerde şöyle över:

Şu Bursa'nın her şeyi; suyu, taşı, toprağı
Mis gibi bir sücüdür ve bulunmaz bir cevher.
İyilerin durağı, bilgi, altın, kaynağı,
Yalnızlar sığınağı, Tanrının baktığı yer..

Bu arada civarın göğnü ve gözü dinlendiren bir deniz gibi engin yeşil vadileri bağların, bahçelerin her tarafını küme küme, yığın yığın ağaçlarının zümrütlüğü, Türk sanatkârına kurduğu din âbidelerinin içini atlas bir kumaş gibi kaplıyan ve hiçbir yerde bu kadar zarifi ve bu kadar nefisi görülemeyen yemyeşil çiniler yarattırmıştı.

Edirne'nin Türklerin başşehri olması, Bursa'yı kıskandıramadı. Meriç kıyıları, bahçeleri, camileri, sarayları, hamamları, köprüleri ve su kuleleriyle ne olursa olsun, daima büyük bir serhad şehri olarak kaldı. Hattâ Sinan'ın büyük şaheserine kavuştuğu günlerde bile yine bir serhad şehirli-ğinden kurtulamadı. Balkanların siyah çamlarla örtülü dar yollarına düşen, Tuna'nın sazlıkları arasında akıp giden solgun sularının uzak kıyılarında çadır kuran Türk bahadırları için Edirne, camilerinin minareleri arkada bırakılan ufuk üzerinde kaybolan siluetleri ile, gurbet başlangıcı olarak kaldı. Böyle olmakla beraber Edirne'nin de güzel yılları oldu.

Fakat ne yazık ki o Yeni Saray'dan, o Kum Kasrı'ndan, o Adalet Kasrı'ndan, o Cihannüma'smdan şimdi artık bir yığın taştan başka bir hâtıra kalmadı.

Biz bunları burada unutarak, Osmanlı Türkleriyle gelip İstanbul'un kapılarını açacağız: Bu açılan kapının arkasında Bizans'ın duman ve toz tüten harabeleri üzerinde renkler, yaldızlar içinde, masalların bir şark şehrinin füsunlu, güneşli, parlak bir vadisinden camileri, sarayları, konakları, çeşmeleri, hamamlariyle büyük bir medeniyetin sabahının doğuşunu seyredeceğiz. Fatih'in İstanbul'a getirdiği bu yeni sivilizasyonda zamanla Bursa'nın, Edirne'nin Türk sanat e-serlerini şehrin yedi tepesini mermer âbidelerle şahikalandırdığı görülür.

Bütün bu âbidelerin serin avlularında, gölgeli namazgah başlarında, uzak hudutlara kadar uzanan tenha yollar üzerinde Türklerin derin tahayyüllerine uyarak iyilik seven kalplerinin tahassüslerinin bir eseri olarak bir çok su tesisleriyle güzel çeşmeler bulunur.

Şehirlerin su ihtiyacı ekseriyetle şehir dışı dere vesaire gibi su akıntılarından temin edilmiştir. İstanbul civarında büyük bir nehrin mevcut olmayışı, dolayısiyle suyunu bir takım derelerden temini düşünülmüş, Belgrat ormanlarmdaki küçük derecikler üzerine su ızgara ve bend tesisleri yapılmıştır. Bu dereciklerden alınacak su tabiatiyle en az kirlenen noktadan ve her mevsimde suyu nis-beten en az bulanan yerlerden intihap olunmuştur. Su yoluna alınmadan evvel, yağışlı mevsimlerde havi olabileceği bir takım mevaddan da kurtarılması düşünülmüştür. Cins cins ağaçların bir yığın yüksek yeşilliklerin arasından süzülerek doğan incecik derecikler, bilhassa yağmurlu mevsimlerde kabararak, dolandıkları zeminin üzerinden sürükledikleri dal kırıntıları ve ağaç parçalariyle toplama havuzlarını, taş galerileri tıkamamaları için bu suların akış yolları ü-zerine ızgaralar yapılırdı. Su ızgaraları mermerden veya demirden olurdu. Mermer ızgaralar ekseriyetle düz parmaklık şeklinde veyahutta birbirine geçmiş halkalar halinde olarak bir mermer çerçeve içinde, dereciklerin etrafına örülmüş duvarlar üzerine tutturulurdu. İmparatorluğun ilk su tesislerinde ve bilhassa İstanbul'a büyük su hayratı bırakan III. Ahmed devrinde su inşaatı bu tarz mermer yapılardan zengindir. Sonraları ızgaralarda mermerin yerini demir almıştır. Daha yüksek boyda pencere parmaklığını andıran ve kısmen içeriye doğru kıvrılan bu ızgaralar bilhassa bend sularının açık salma halindeki akıntıları üzerine konulmuştur. Her iki nevi ızgara tesislerine bendlere gelen dere ve katmalar üzerinde tesadüf edilir. III. Ahmed'in Cebeci köyü civarında yaptırmış olduğu bend-lerin yıkılarak harap olmasından sonra, buradan Kırkçeşmeye katılan eski bend sularının katma halinde a-kışları sebebiyle, demir ızgara tertipleri yapılmıştır. Ekseriyetle ızgara ile beraber bu dereciklerin sularını hem toplamak ve hem de aktarmak üzere ızgara civarında bir de bend havuzu tesisi kurulurdu.

Bu ufak bendlerin duvarları bilâhare yapılan tesislerde daha yükseltilmiş olduğu görülür. Bizans zamanında ufak bir sarnıç (su köşkü) tertibinde olan yerde, Fatih II. Mehmed zamanında temeli kurulan, ve III. Ahmed zamanında yıkılarak harap olmasından dolayı tekrar göğüsleme duvarı yükseltilen Büyükbend ilk Türk barajı olarak gösterilebilir. Bu mahallin kuzeyinde II. Osman devrinden kalma diğer bir bend mevcut olduğu gibi, sonraki Osmanlı hükümdarları tarafından başşehrin su ihti yacının temini yolunda bu ormanların koyu yeşillikleri içinde mermerden bir çok Türk bendleri de kurulmuştur.

Bend sularının toplandıkları yerlerin, aşağı bir rakımda kalması bunların ancak şehrin münhat yerlerinde yayılmalarına bâis olmuştur. Buna karşılık yine şehir civarında Halkalı tepelerinden ve yamaçlarından nebean eden bir takım kaynak suları da kubbeli ve kagir odalar (maslak) içinde toplanıp, buradan künke veya galerisine alınmıştır. Bu toplama tertiplerinde suyun havi olabileceği ve topraktan sürükliyebileceği mevadı bırakabilmesi için, künke girmeden evvel bir kumluğun arkasında yatırılırdı. Su tabakası bazen bir yol bulup toprak üstüne çıkamadığı, bir takım ince sızıntılar halinde bir boşluğun içine süzüldüğü zamanlarda, buralara bir takım dehlizler açılır ve bu dehlizlerin tabanına oyulan bir su yatağı su toplama yolunu teşkil ederdi. Muhtelif usullerle toplanan sula-nn şehre getirilmesi ve dağıtılması bir takım tesisatın daha kurulmasını istemiştir. Suyun yüksek çıkış noktasına rağmen, şehirdeki tepeler üzerine kurulmuş dinî tesisata, yol üzerindeki çöküntülü arazide irtifamı kaybetmeden gelebilmesi için, Türkler bu gibi mahallerde Avrupalı müellifleri hayran bırakan, su terazileri kurmuşlardır. Bunlarda su künkü bu sütunların içindeki borularda yükselir. Tepedeki ufak bir hazneye dökülerek buradan aldığı irtifa farkı ile tekrar sütundan aşağı inen diğer bir künkle, yoluna devam eder. Ayni zamanda bu terazilerin üzerindeki ufak mermer hazneler delikli bölmeli olup çıkış künkü gideceği yerlere göre bir takım taksimata uğrar. Kagir duvarlı maslaklarda toplanan tazyiksiz sular ise yine kagir duvarlı kanallar vasıta-siyle tevzi olunurdu. Taş galeriler ise değişik genişliklerde yapılmıştır. Kırkçeşme galerisinde olduğu gibi insanın içinde dolaşabileceği eb'adda olanları ve orta bir genişlikte meselâ 40-50 m. genişliğinde veyahutta daha dar olanları da bulunurdu. Taş galerilerin icabında iç kısmını görebilmek ve makas galeri tâbir olunan ana galeriye ekseriya düz açılan katma galerilerinden gelen suları da tetkik edebilmek üzere galeri üzerinde muayyen mesafelerde baca denilen menfezler de yapılırdı. Bunların yapısında Osmanlı inşa malzemesi, yapı taşı, tuğla ve horasan kullanılırdı, bütün bu tesisler büyük bir itina ile kurulmuş olduğundan üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen, hâlâ büyük bir kısmı sapasağlam durmaktadır.
 Kaynak sularının miktarca fazla olmadığı ve arazinin irtifaı inişli ve çıkışlı bulunduğu bir çok yerlerde, suyunda tazyik iktisab etmiş bulunduğu zamanlarda, isale işlerinde su mimarlarına künk ve aynı zamanda levha halinde kurşundan yapılmış boruları kullanmayı icab ettirmiştir. Osmanlı Türklerinin döşemiş oldukları ve muhtelif nevi ve isimler alan künklerin üzerinden de asırlar geçmiş elmasına rağmen bir beton sağlamlığı ile günümüze kadar intikal edenleri pek çoktur. Gerek taş galerilerin örülüsünde ve künklerle suyun akıtılı-şında verilecek irtifam tayininde Türk ustasının ellerinde tek âletleri olan tesviye terazilerile asırlardan-beri içlerinden sular süzülen o saatler süren uzun su yollarını kurup döşemişlerdir.

Osmanlı Türklerinin su mimarîsinde de Selçuk sultanları ve Anadolu Türk Beylerinin san'atındaki çiçekli kabartmalı süslü eserlerine karşılık hoş bir sadelik görülür. Bütün bu yapılar bu sadeliklerinde sanattan hiçbir şey kaybetmiş değillerdir. Nasıl ki mavi göklere beyaz bir nur huzmesi gibi fışkırmış ince minareler, güzel ve narin ise, nasıl ki mermer mevzun kemerler tatlı renklerin hül-yalı gölgeleri ile süslü ise, nasıl ki mat kurşun yuvarlak kubbeler şarkın bütün esrar ve füsunu ile dolu ise Osmanlı Türklerinin sık yapraklı yüksek çınarların koyu yeşil nemli gölgeliklerinde kurdukları mermer yalaklarında billur sular tatlı bir ahenkle durup dinlenmeden akan geniş kenarlı çeşmelerde o kadar sonsuz sükûn ve hülyalar doludur. Ekseriya bir caminin dış avlusunun kapısı köşesine yahut kervanların ufuklarında kaybolduğu Osmanlı İmparatorluğunun iri taşlı yolları üzerine oturtulmuş çeşmelerde tatlı bir sadelik ve güzellik görülür. Geniş âyine taşı ekseriyetle yekpare mermer olup bunun üzerinde burmalı iri bir musluk bulunur. Âyine taşının üzerinde yontma beyaz taşlardan bir kemer örülüdür. Kemerin indiği istinad yerlerinde su almağa gelenlerin kaplarını koydukları birer sed ve arkada da su hazneleri bulunurdu. Hafif bir tepenin eteğine oturtulmuş kır çeşmelerinde daima su akışı olduğu için musluk yerinde mermer bir oluk gelip geçen hayvanların su içtikleri beyaz taştan yalaklarına daima su doldururdu. İstanbul'un ilk fetih yıllarında, çeşmelerin beyaz mermer cephelerini bir kitabe süslemediği gibi banisinin de adı konulmamıştır.

Fakat klâsik devirde kitabeler yaldızlanıp genişlediği gibi Lâle, Borak ve Ampjr tarzı çeşmelerin cepheleri birer bahçe gibi çiçekler, tabak ve sürahiler içinde yemişlerle süslenmişti. Türk sanatındaki düşünüş ve üslûp değişiklikleri zamanla bütün bu yapılara ayrı bir güzellik vermiştir. Dini telâkkiler Türk sanatkârına çinide yazıda işlemede tabiatın fevkine çıkan sanat harikaları yaratmasına yol açmıştır. Bu arada bilhassa Lâle devrinin saraylarında, konaklarında musluk âyine taşlarının mermerlerinin üzerleri bile o kadar güzel işlenmiş ve kabartılmıştır ki bunlar mermerden çiçeklerle dolu bir buket kadar güzel olmuştur. Zamanla Türk mimarî üslûbunda görülen düşücü sadelik bu mermer çeşmeler üzerinde de kendini gösterir, bu tesir altında eski yılların sanat ve zenginliği kaybolarak birer ufak musluk taşları, düz delikli mermer bir taş halini almıştır. Camilerin avlularında çeşmelerin, bir çok kişinin birden abdest alabilme ihtiyaçları karşısında, bir takım şekiller aldığı görülür. Ufak cami ve mescitlerin ihata duvarlarına, dayanmış taş hazneler içinde toplanan sular, onların sıra musluklarından akıtıldığı gibi, büyük camilerin (Cuma mescidi) avlularında bu ihtiyacı önleyen yüksek sanat kıymet ve güzelliğinde şadırvanlar yapılmıştır.

Bursa devrine ait mabedlerimizde şadırvanları basit kapalı bir mermer su haznesi olarak görüyoruz. Ekseriyetle dört köşe ve yüz cephesi daha uzunca olan kapalı su şadırvanlarında ufacık musluklar bulunurdu.

Camiin, mescidin iç avlusunun bir köşesinde duvara dayanmış bu meı-mer şadırvanlar, bazen revağm sütunlarına yakın, avlunun ortasına konulmak istenilmiş ve bu vaziyetlerde şekli de değişerek altı veyahut daha çok köşeli ve üstü bir külah şeklinde kurşunla kapalı şadırvanlar da yapılmıştır. Bunların musluklu mermer cephelerinin üzeri, ekseriyetle servi biçiminde ağaç şekilleri ve bazen de sade çizilmiş sütun hatlarla süslenirdi.

Büyük camilerde şadırvanında geniş revaklarla süslü olarak caminin iç avlusuna yaraşacak bir uygunluk aldığı görülür. Şadırvanın üstü açık mermer havuzuna orta yerinden yükselen su borusundan mermer yuvarlak yalağına mütemadiyen taşan sular, havuzunu daima dolu bulundururdu. Cami avlularının şirin kuşları güvercinlerin şadırvanın havuzuna girmemesi için üzeri kafes telle kubbeli bir şekilde kapatılır. Mermer sütunlarla tutturulan şadırvanın tatlı renkler ve yaldızlarla boyalı ve üstü kurşun kaplı saçaklarında, tavanlarında güneşten taşan tatlı akisler, taşlarda suların ıslakları, cami avlularında mavi bir aydınlık içinde cazip bir dekor yaratırdı.

Bursa camilerinin, fıskiyelerinden dökülen su taneleri, yuvarlak ufacık billurlar gibi, sakin suları üzerinde yuvarlanan mermer havuzlarını İstanbul'un muhteşem camileri içinde göremiyoruz. Fak^.t Türk su sanatına, su tesislerine ait bir eser olan bu dış şadırvanlara karşılık bir iç şadırvanı, mermerden sade ve güzel bir âbide halinde buluyoruz. Burada ilk defa bahsettiğim iç şadırvanlar İstanbul'da bazı büyük camilerimizde vardır. Fatih camiinin iç şadırvanı bana dış avludaki şadırvan gibi, camiin ilk yapısından kalma olduğu kanaatini veriyor. Cami içinde abdest tazelemeğe ve su içmeğe yarayan bu şadırvanın su akmasında bir arızayı önleyecek haznesini de doldurmak üzere cami altında evvelce açılmış kuyudan su çeken demir kollu bir de tulumbası mevcuttur.

Türk sanatında başlı başına bir varlık teşkil eden çeşmelerin yanında suyun bir «aziz» gibi takdis edildiği devirlerde kurulan su hayratları arasında zarif Türk sebilleri de görülür. Bunlar çeşmelerin daha incelmiş, dantela gibi örülmüş birer su içme tesisleridir. Zamanla Osmanlı Türklerinin mimarî tarzlarmdaki değişiklikler yukarda işaret ettiğimiz gibi su yapıları üzerinde de daima görülmüştür. Bilhassa çeşme ve sebillerde bu inkilâplar çok güzel müşahede olunur. Ekseriyetle yuvarlak ve yarım yuvarlak olan ve bazen de köşeli yapılmış olan sebillerin yanında bir de çeşmeleri bulunur. Bunlar ya tek bir çatı altına girmiş veya başka bir binaya, bir yapıya katılmıştır. Ekseriyetle ayrı mermer yuvarlak kaideye yine mermerden işlenmiş bir isti-nad duvarı üzerine mermer sütunlar yükselir ki, bunlar aşağı kısımlarında istinad duvarları içine gömülmüştür. Bu sütunlar üzerinde zarif kemerler atılmış ve sütunların arası bronzdan geniş delikli bir dantela gibi işlemeli parmaklıkla örülmüştür. Kemerlerin oymaları üzerinde altın yaldızlı yazıları mermer korneşleri, renkli işlemeli güzel saçaklar gölgelendiren üstü kurşun kaplı bir çatı bulunur. Bu çatıyı bir çok ufak, bazen tek bir kubbe kaplar. Sebiller ekseriyetle daima dinî tesisat yakınında yapıldığından bunları da büyük mabedlerin civarında aramak doğru olur. Fakat Fatih Külliyesinde maalesef böyle bir tesis bulamıyoruz. Aynı devrin Mahmud Paşa sitesinde de bir sebile tesadüf edemiyoruz. Fakat eski Vakıf Sular kayıtlarında Halkalı sularına ait bir kayıtta, «Mahmud Paşa camii avlusundaki şadırvanla sebilinin suyuna ait bir katma» görüyoruz.

Su tesislerinin arasına bir sağlık ve sosyal yapısı olan Türk hamamlarını da koymak icap eder. Osmanlı Türkleri başşehirlerini daha Bursa'-dan Edirne'ye geçirdikleri zaman bir hamam yapı bilgisini de beraber götürmüşlerdi. Osmanlı Türklerinin ilk hamamı Bursa'da 1336 da Orhan Bey tarafından yaptırılmıştır. Edirne'de de camiler, kasırlar, köprüler, darüş-şifalar, çeşmeler vesaire dinî ve sosyal bir çok tesisat vücude getirilirken müteaddit Türk hamamları da yapılmıştı. Esasen Osmanlı Türkleri bu işlerde o sıralarda yıkılmak üzere olan Ayasofya için Türklerden mimar isteyen Bizanslılara, arzı iftikâr edecek bir durumda değillerdi. İslâm dininin önderleri olan gerek Konya Sultanları ve gerek Osmanlı Padişahları temiz olmayı emreden dinin baskısı altında bilhassa başşehirlerinde, vücudu daima temiz bulunduracak hamamların yapısına büyük bir önem vermişlerdir. Bundan anavatanın ve Rumeli'nin büyük şehirlerinde günümüze kadar sağlam kalmış bir çok hamamlar görülür.

Fetihle beraber Türk hamamı mimarîsi de İstanbul'a girmiştir. İstanbul'da ilk yapılan hamamlar hakkında Evliya Çelebi der ki: «İstanbul'da eskiden kalma Azaplar hamamı, Tah-tap hamamları vardı. İstanbul'da Osmanlılar elinde ilk yapılan hamam Fatih'in binagerdesi olan (Irgat hamamı) dır ki hüddamı sarayın gasil ve t'athirine muhassas idi. İkinci hamam (Azaplar hamamı) dır ki, kefere tarzı mimarîsinden tahvil ile islâm âdabı üzere yapılmıştır. Andan sonra (Vefa hamamı), (Eyyüp hamamı) bina olunmuştur. (Çukur hamam) ise bundan sonra yaptırılmıştır. Bu hamamların levazımı Fatih evkafından tesviye edilir.» Irgat hamamı için Seyahatnamenin diğer bir yerinde Evliya Çelebi şunları ilâve eder: «Bizzat kendileri için tarzı Rûm'da bir cami inşasına suru' ettikte iptida Karaman çarşısı içinde İrgat hamamını kırk günde bina etti ki cümle am-mâl her gün gasledüp badehu hizmet edeler. Hâlâ Irgat hamamı namı ile şöhret şihardır.»

«Fatih'in yaptırdığı hamam gayet müsenna-ı-derûn olduğu gibi diğer hamamlardan dahi büyüktür. Sadece camekânı beş bin adam alır. Yüz on kurnalıdır. Nısfı bölünüp keçecilere tahsis edilmiştir.»

Evliya Çelebi şehir içinde ve dışındaki hamamların ismini saydıktan sonra zamanında hamam miktarlarını şöyle tesbit ediyor: «İstanbul'un en-deron ve birununda yüz elli bir hamam vardır. Amma hakir Mısır, Habeş, Sudan diyarlarında seyahat ederken İstanbul'da on yedi hamam daha bina edilmiştir ki, manzurum olmadı. Amma bu söylediğim hamamların hepsini seyir ve temasa ettim. Bunların tarz-ı-bina ve suret-i-tarhını ayrı ayrı yazsak Seyahatnamemiz uzar. Sadece bu hamamlardan Fatih'in yaptırdığı Çukurhamam gayet müsenna ve ruşen olduğu gibi diğer hamamlardan da büyüktür."

«Yukarda zikrolunan yüz elli bir lıamanıın Küçükpazar'daki (Mehmed Paşa hamamı) ndan başka hepsi çiftedir. Sadece bu hamam öğleye kadar kadına, öğleden sonra erkeğe açılır. Buna göre İstanbul'daki bütün hamamlar üçyüz iki olur vesselam. Gerçi İstanbul gibi bir sevad-ı-muaz-zamda bu kadar hamam az görülür. Fakat ekser vüzera ve ayan ve kibar konaklarında hususî hamamlar vardır ki eğer bunlar da sayılacak olursa, mecmuu ondört bin beşyüz otuz alü\ hamam olur.»

Şöhretli seyyahımız Evliya Çelebi'nin yukarda ilk vermiş olduğu rakkamların izam edilmemiş olduğunu fetihten yetmiş iki sene sonra İstanbul'da oturmuş Gyllius'un «De Topographia Constantinopoleos» unda yüzden fazla (bain public) yani çarşı hamamlarının bulunduğunu bildirmiş olmasından da anlıyoruz. Gyllius'un kitabında tarif etmiş olduğu hamamları bu günkülerin aynıdır. Hamamlarda başlıca dört mühim kısım vardır: soyunulacak yer (opoditerium), soğukluk (tepidarium), asıl yıkanılacak sıcak kısım (calodarium) suyu ve hamamı ısıtan külhan kısmı (hypo-causte).

İstanbul'da ilk yapılan ve elli altmış sene evveline kadar sağlam kaldığı bildirilen Fatih Külliyesi civarındaki Irgat, Karaman hamamından ve yangınlarla harap olan Fatih'in diğer hamamlarından maalesef bugün hiçbir eser kalmamıştır.

Dini, sosyal ve sağlık bakımından büyük ihtiyaçları karşılıyan su tesislerinin, muhafazası ve idameleri bunlara bakacak bir teşekkülün de lüzum ve ihtiyacını göstermiş, İmparatorluğun üçüncü başşehri olan İstanbul'da bu kontrol, devrine göre en mütekâmil bir şekil ve kadroda, bir Su Nazırlığına sahip olmuştur. Sarayda her şeyden evvel padişahın hizmetinde bulunan Su Nazırı, evvelâ hükümdarın suyunu temin ile mükellefti.

Evliya Çelebi Seyahatnamesinin ilk cildinde Saray-ı-atikin âb-ı-haya-tını methederken bu hususta kısa olmakla beraber kıymetli bilgiler verir: «Ebül jeth Mehmed Han Sahib-ül-tabı' bir padişâh-ı zişan olmakla (eya İstanbul'un hanki suyu lâtiftir) deyu cümle hükemasını cem ile sual buyurdular. Anlar dahi Eski saray dahilinde olan ayn Şemunun hafif ve mutedil seri-ül-hazım bir âb-ı hayat buldular. Ve bundan gayri aynların âb-ı safilerini beşer mıskal olmak üzere penbelerle beraber veznediip mevzun pembeleri veznolunmuş âb-ı rakiklere ilka edüp mezkûr penbeler beşer mıskal suları hazf ile bilâahire penhelerin güneşte kurutup cümle penbeler veznedildikte ayn Şemundan ıslanan penbeler hepsinden hafif gelmekle kavlü hükema gayet lâtif su olduğundan Ebül feth hazretleri daima ol âb-ı lezizden nuş eyler idi. İlâ hezal-el'an cümle padişahlar andan miş ederler ki Kilercibaşı ve dış Sa-kabaşı taraflarından üçer adam beher yövm altı kişi üç şişhane yükü yirmişer kıyye gelir gümüş güğümlere ot âb-ü nabdan lebberleb edüp Su Nazırı huzurunda Kilercibaşının mu-iemed aleyh adamlarının mühürü ile kırmızı balmumu ile mühürlenip Pâdişâha getirirler.»

Su Nazırlığı kurulunda suyolcu esnafı kadronun esasını teşkil ediyordu.

Suyolculuk (rah-ı âb) lık işi ise çok eski bir tarihe sahip bulunuyordu. Fatih II. Mehmed vakfiyesinde:

«On nefer hüddam rah-ı-ab tayin buyurmuşlardır ki her biri ince ve sufufu ahvaline şuur ve vukuf sahibi ve umuma meremet ahvalinde hususu emrü ıslâh tariki madde ve kurşun islâhı umurunda san'atının galibi dolap hamamatı İslâhata mahareti sü-tuhu ebniye-i hayratı ve meremet sair musakkaftan ve musattahatta fenninden şöhreti olan» denilmektedir.

Fatih'in «Kanunname-i Ali Osmani» sinde de rah-ı âblar a dair kısa bir yazı bulunur: «Konya bağlarının her dönümüne otuz akçe alınır imiş. Evailde mirablığı mukataaya alan ki-mesne bağlara su varacak vakitte şehirlüler ittifakile emin adamlar çıka-rup su kısmetine mütevelli kılınur-nıuş. Her dönümüne evailde dörder akçe mirablığı resmi alınur imiş, sonra su kısmetine âmil gendü mütevelli olup resimde asıl kanundan tecavüz ederler imiş ve hem bağların su varacak vaktinde tertipleri var imiş. Ziyade resim veren kimesneye nöbeti gelmeden nöbet verürler imiş. Su az olduğu yıllarda sonra hadis olan bağlara zarar olacak iken kadim bağlara ki hakkı şurb anlarundur, anlara zarar olur imiş. Öyle olsa yine evvelki gibi şehürlü ittifakile emin kimesne-ler mütevelli nasb olup suyu kısmet etmek emrolundu. Ta ki kimesneye zarar olmaya, sonra hadis olan bed' ve ref olundu ve mir'âblık amele alan kimesne bazı kimesnelere bostan ek-dürüp sülüs hasıleyn gendü alup sü-lüsanını bostancı almak kavi eyler imiş. Bu sebeple bağların hakkı şurbü zayi olurmuş. Karamanoğlu zamanında mezkûr suyla üç bostan sularlar imiş, birisi Dizdar ve birisi Hatun ve birisi dahi Mevlâna Celâlettin hazretlerinin türbei mutahharası için eklenür imiş. Bakisi bağlara ve çeşmelere ve hamamlara sarf olunurmuş ve Cem Sultan kal'eden taşra bir köşk yapup asıl sudan köşküne gelmeğe bir mikdar su olup köşk havalisinde bağ dahi ederler imiş. Sonra ol bahane ile köşke nazır olan kimes-neler ol sudan çok su olup yolda bostanlar ihdas edüp harç ederler imiş. Müslümanların hamamlarına ve çeşmelerine hayli noksan ve zarar olur imiş. Öyle olsa mir'âb olanlar ve köşke nazır olanlar men olunup âdeti kadimden tecavüz etmeyeler ve esley-manı kadıi şehir olan dergâhı muallama arz eyliye.»

Ta o tarihlerden itibaren suyolcu-luk berat ve hüccetlerle babadan evlâda intikal eden bir sanat halinde son yıllara kadar devam etmiş ve bu suretle Türk su bilgisinin muhafaza ve inkişafında büyük bir rol oynamıştır. Suyolcular baktıkları hayratın sahibinin mevkiine göre de isim alırlardı. Hükümdarmkine bölükbaşı, vezir vesaire gibi zevatmkilere de usta denilirdi. Bunların yanlarında işlerinin genişliğine göre miktarı değişik olmak üzere suyolcu kalfaları ve çırakları bulunurdu. Su Nazırlığı Kurulunun ödevleri arasında sarayın su meselesi esası teşkil etmekle beraber şehrin içinde ve dışında yapılacak bütün su tesisatile alâkadar olurlar, su yollarının güzergâhlarını tayin eder, malzemenin hesaplarını yapar, gerek künklerin döşenmesi ve gerek galerilerin örülmesiyle meşgul olurlardı. Bundan başka mevcut su yollarını ve bendleri muhafaza etmek, yollar üzerinde suları kirletecek ve hali bırakılmış toprak kısmı üzerinde herhangi bir müdahaleyi önlemek, hayrata verilen suların miktarını takdir ve bunların taksimine nezaret etmek vazifeleriydi.

Su Nezareti mensupları yalnız şehir içi ve dışındaki su tesislerinin yapı ve bakımlariyle meşgul olmazlar, aynı zamanda — Hazine-i Evrak vesikalarında görüldüğü gibi — hassa mimarlarının maiyetinde Osmanlı İmparatorluğunun ordularının seferlerinde şerefli hizmetler görürlerdi.

 

Hunlarda Sanat ve Kültür

Hunların yaşamı ve ülkelerinin özellikleri, kendilerine özgü bir kültür yaratmıştı. Hunların disiplinli yaşamlarından, sonraki Türk toplum ve devletlerini kuracak bir çekirdek meydana geldi. Türk tarihinin temelini Hun devletinin yarattığı düzen ve inanç oluşturuyordu. Altay dağları ve yöresi Hunlar aracılığıyla ilk Türk kültür ve sanatının yeşerdiği merkez oluyordu. Altay dağlarında rastlanan zengin kurganlar bunun en açık göstergesidir. Ölülerin eşyaları ile beraber gömüldükleri mezarlara kurgan adı verilmekteydi. Düz kılıçlara karşılık Türklerin yaptıkları eğri kılıçlara kurganlarda çokça rastlanmıştır. Göktanrı'ya inanan Hunlar her zaman güneşin doğduğu yer olan doğuya büyük saygı gösterirler ve törenlerini doğuya dönerek yaparlardı. Altayların kuzeyinde zengin altın madenlerinin bulunması, Hun kültüründe ve sanatında altın ve altından eşyaya ayrı bir yer kazandırmıştır. Orhun nehrinin yanında Hunlar kendi başkentlerini kurmuşlar ve sanat eserleri ile bu bölgeyi donatmışlardı.Altaylıların yerli dokuma tekniğinin yanı sıra Çin ipeklileri ve İran dokumaları da Hunların günlük yaşamına girmişti. Yünden yapılan keçeler dokuma tekniğinin önde gelen ürünüydü. Üzerleri çeşitli süslemeler ile kaplı keçeler değişik yerlerde kullanılıyordu. Süs resimleri arasında av sahneleri birinci plandaydı. Altay dağları ile Güney Rusya arasında her zaman bir kültür bağlantısı bulunmuş ve Kazakistan bozkırları bu iki bölge arasında bir kültür köprüsü görevi yapmıştı. Altay dağlarındaki Pazırık bölgesi Doğu ve Batı kültürlerinin kaynaşması ile yepyeni bir uygarlığa kavuşmuştu. Hunlar yeni bir kültürün yaratıcısı olarak tarih sahnesine çıkıyorlardı. Büyük İskender'le beraber Batı Türkistan'a gelen Yunanlıların motiflerini Hunlar alarak daha geliştirdiler ve değişik biçimler ortaya çıkardılar. Keçeler üzerindeki Yunan motifleri yanı sıra Hun sanatı içinde Çin motiflerine yer verilmiştir.Hun sanatında yer alan en önemli sahneler daha çok hayvan resimleri ve hayvan kavgalarıyla ilgilidir. Ayrıca, Hunlar her türlü hayvanın heykelini de yapmışlardır. Heykel yapımında daha çok bronz kullanılmıştır. Ancak tahtadan yapılmış hayvan figürlerine de rastlanmıştır. Yarı insan yarı geyik biçiminde, ruhları temsil eden çeşitli heykelcikler de görülmüştür. Türklerin kutsal saydıkları geyik Hun sanatının önde gelen figürleri arasında yer almıştır. Altay dağlarında görülen hayvanlar ile savaş sahnelerinin din açısından da bir anlamı vardı.

Altay bölgesi Hunlar sayesinde ilk Türk kültürünün doğduğu ve kişilik kazandığı merkez olmuştur. Hayvan resimlerinin yanı sıra, göktanrıcılık nedeniyle bolca gökyüzü resimleri de yapılmıştır. Çünkü onların gökleri Çin ve Hindistan'da olduğu gibi bulutlu ve karanlık değildi. Ay ve yıldızlar eski Türk kültüründe simgesel anlama sahiptiler. Gökteki yıldızlara bakarak yollarını bulurlar, iklimin değişip değişmeyeceğine karar verirlerdi. Türkler göğe önem vermişler, bütün ufukları kaplayan göğün kendisinin de bir Tanrı olduğuna inanmışlardı. Yerle bağlantıları yalnızca at ayakları ile kuruluyordu. Hunlara göre göğün bir ortası bir de deliği vardı. Kutup yıldızına demir kazık adını vermiş ve bu yıldızı göğün ortası olarak benimsemişlerdi. Dünya ile göğün bu demir kazığın çevresinde döndüğünü varsayıyorlardı.

Son Güncelleme ( Cumartesi, 17 Kasım 2007 )
 
powered_by.png, 1 kB