Anasayfa arrow Zeynep Braggiotti
Zeynep Braggiotti PDF Yazdır E-posta
Yazar tunguz   
Çarşamba, 23 Ocak 2008

ZEYNEP BRAGGİOTTİ      TÜRKİYE/TURKEY                 Active Image

 

Doğduğum, büyüdüğüm, okuduğum şehir İzmir’de 1968 senesinde dünyaya geldim.

Zamanın revaçta meslekleri iktisatçı, işletmeci olabilmek için isteksizce listeye koyduğum Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğrenimimi tamamladım.

Üniversite sonrası dil gelişimim için bana çok şey katan İngiltere’de bulundum.

Meslek hayatıma bir arkadaşımın bana uyacağını düşündüğü ve tavsiye ettiği bankacılıkta başladım. 8 sene sonunda Türkiye’nin olumsuz şartlarından kaynaklanan sebeplerden dolayı mecburen ev hanımlığına atandım.

Ortak olarak bir arkadaşla birlikte cafe işletmeciliğinin ardından aile şirketinde dış ticaretle ilgilendim. O sırada gelişen yazma arzumun üzerine daha çok eğildim. Bloglara rastlamam da yazın işlerinde devam etme kararımda etkili oldu. Öyle ki bir kitap çalışmasına kadar geldi dayandı bu iş.

Ticaretle yakından uzaktan alakam olmadığına karar verdiğim günden bu yana deneme ve hikaye çalışmalarıma devam ediyorum….

Evli ve 1 kız çocuğu annesiyim…

 

 

 

BİR DİŞ DAHA BÜYÜDÜ…

Zihnimin geriye itilmiş çekmecelerinden birini çekip çıkartıyorum bugün.


Açılan çekmeceden insanın içini ısıtan güneşin gülümseyen yüzüyle kaplı bir yaz günü çıkıyor. Ev ahalisi yazın verdiği dinamiklikle coşkulu, keyifli.

Bakıyorum başrol bana verilmiş. Yaş aralığım 5-6 civarı. "Motor!" denilmiş olsa ki ben evin etrafında koşar buluyorum kendimi. Halbuki sakin bir çocukluğum vardı benim diye geçiyor aklımdan. Ortada garip bir durum var anlaşılan.

Zihnimin berisinde raks ederken öyle hissediyorum ki kendimi, yüzüm öne dönük olsa da görme merkezim önümdekileri değil, beynimin arka perdesinde oynayanlara odaklanmış gibi. Tüm vücudumla değil sadece gözlerimle arkaya dönmüşüm adeta.


İşte bu haldeyken birden ardımdan koşan kadını fark ediyorum. Hem koşuyor hem de eli havada beni kolumdan, bacağımdan ya da hiç önemli değil herhangi bir uzvumdan yakalama uğraşı içinde. Ha, bir de bağırıyor ünlü sopranolara taş çıkartırcasına: “Gel buraya! Tutunacak tarafları kalmamış onların! Delirtme beni!”

Tutunacak tarafları kalmamış olan şeylere çevriliyor bu defa gözlerim :

“Ön süt dişlerim”.
Aslında annem haklı. Arkadan asıl dişlerim yola koyulmuş ama ben hala süt dişlerimden ayrılmak istemiyorum. Üstelik de ikisi aynı anda mı çıkma operasyonuna girişir ? Kanıyorlar ya, mutlaka acı verecek demek. Bu yüzden dokunulmamalı zihniyetiyle kaçıyorum annemden.

Evin bakiye yaşayanları o anda hem gülüyorlar halime hem de türlü projeler üretiyorlar. Beni sakinleştirmeyi düşündükleri planlar ters tepiyor ve daha hızlı koşmaya başlıyorum. Ağlama tonumu bir dizyem daha yukarı çekiyorum beraberinde.

Yaşanan bu kısır döngüye komşu kızı nokta koyuyor. 15 yaşlarındaki ablayı annemden ziyade kendime daha yakın bulup onunla birlikte banyoya gitmeye ikna oluyorum. İçeri girmemizle çıkmamız neredeyse aynı saniyeler içinde gerçekleşiyor. Anneme sesleniyorum : “Anneee! Tutan bir yer yokmuş dişlerimi”…..

*** *** *** ***

 


Tarih ilerliyor. Bu defa anne rolünde olan benim. Kızımla birlikte ayna karşısındayım. Günlerdir sallayıp kökünden gevşettiği dişini çekişini seyrediyorum. Zira zorla seyre tutuluyorum.

Diş hikayelerimiz aynı ama arasındaki fark çok. Kızım bu işler başladığından beri kendi işini kendi hallediyor. Annesine göre çok daha cesur.

Belki de bu cesurluğunu diş perisine borçluyuz. Peri kızım uyurken usulca gelecek ve başucunda duran minik süt dişini alıp götürecek. Yerine de küçük bir hediye veya küçük bir hediyeye dönüştürülecek harçlık bırakacak.

Peri ne kadar daha bu şekilde gelir gider bilinmez. Arda arda çıkan dişlerin sonunda bir iflas da mümkün. Ancak benim sakız gibi uzayan diş çekme seanslarımla kızımın bu işleri bir hekim edasıyla yapışı aile arasında çok lakırdıya sebep olacak.

 

Her Şeye Sebep Bu Güzel Hava...

İnsan sonsuza dek yalnız kalmayacağını bildiği sürece ne keyif vericidir o tek başına olma anları. Tadar mısınız bu keyfi siz hiç arada sırada ?

Etraf sessiz kaç gündür. Evdeki tek hareket köpeklerin uykuları arasında kalkıp birbirleriyle oynamaları. Bir de benim ekran başında parmaklarımın tuşlara basarken ki tıkırtıları.

Hayatla ilişkiyi kesmeli kimi zaman diye düşünüyorum. Sessizliği dinlemeli. Onu bozacak hiçbir şeye izin vermemeli.

Mesela;
Televizyonu hiç açmamalı sabahları kahvaltı esnasında….
Müzik ruhu yeniler ama dinlememeli bazen…..
Telefonu prizden çekmeli. Arayana evde kimse yok hissi vermeli….
İnsanları istemeden de birbirine bağlayan cep telefonunu da küçük bir parmak hareketiyle kapamalı…
Ekran başında otururken aşağıya kümeleşen “anında toplu iletişim” programlarını da yok etmeli oradan…
Merak etmemeli gelen mesajlarda ne yazdığını…
Kapıları pencereleri de kapamalı…

Evde yokuz yazısı asmalı kapıya…

Yukarıda coşkuyla parlayan güneş oyunbozanlık yapıyor. O kadar istekli ki panjurumun arasından sızıp gözlerimi kamaştırmaya. Her şeyden önce pencerelerimi kapatamıyor aksine ardına kadar açıyorum. İçeri bol bol dolsun istiyorum temiz hava.

Biraz sonra içeriye dolan hava dışarıdan sesleniyor bana : “Hadi çık dışarı, gel kollarıma!”
Dayanamıyor, o anda elime gelen eşofmanı üzerime geçirdiğim gibi fırlıyorum dışarıya heyecanla. Yürüyüş yapmalı oksijeni doyasıya çekmeliyim içime.

Telefonum çalıyor. Komşum keyifli bir sabah kahvesine çağırıyor. İyi ki diyorum cebi kapatmamışım. Keyifle içilecek bol köpüklü bir kahveden ve yapılacak hoş sohbetten mahrum kalacaktım yoksa.

Dönüşte bu defa ev telefonu çalıyor. Annem uzun uzadıya havadisler veriyor. Şükür diyorum bugün de annemin sesini duyabildim.

Mesaj kutuma uzaktan bir mesaj düşüyor. Seviniyorum. İyi ki bağlantılarımız kopuk değil.

Saatime bakıyorum zaman gelmiş. Servisler bir bir dönmeye başlar köşeden. Ev yeniden hareketlenmeye başlayacak birazdan.

Devamlı olmadığı sürece belli zaman aralıklarında yaşanan yalnızlık benim istediğim diye karar veriyorum sonunda. Deşarj olan pili doldurmak için onu belli bir süre şarjda tutmak gibi.

Kendinizi şarja takabiliyorsanız eğer mutlaka deneyin bence. Göreceksiniz yeni bir siz dünyaya gelecektir.

 

Kahve içer misiniz ?

Kahvenin 40 yıllık hatırı varmış. Kahve pişiren birisini bulmaktan mı yoksa kahvenin lezzetinden mi söylenmiştir bilinmez ama gerçekten en çok sabahları çıkar kahvenin keyfi. Hele ki bir de yandaş/lar varsa yanında o kahveyi paylaşacak, tadına doyum olmaz.

Sonra bir de ne demişler biliyorsunuz; “fala inanma ama falsız da kalma”…
İlladır ki o kahve fincanı en son yudumun ardından tepetaklak edilip dudak kısmı tabak ile öpüştürülecektir. Baş parmak fincan tepesinde, sağdan sola bir güzel çalkalanır ki fincan içindeki telve harekete geçsin bize çok şeyler söylesin.

Sabırsızdır insanoğlu. Fincanın içindeki telve soğumadan açılmayacağını bilir ama beklenecek dakikalar saatlere dönüşür o anda onun için. İçerde okunacak, geleceği söyleyecek ne çok şey vardır kimbilir. Acaba nedir, nedir? Gelecek fincanda saklı şekillere bağlıdır şimdi. Hemen soğusun diye parmağındaki yüzüğü konduruverir fincanın tepesine!

Oh, neyse çok şükür soğudu fincan. Eee, acaba kim fal okuyucusudur aramızda? Aslında bu soru fincan kapatılmadan çok önce sorulmuş ve cevabı alınmıştır. Okuyucunun önüne doğru yumuşak bir hareketle kaydırılır fincan : “Hadi bakalım, neyse halimiz çıksın falımız”. Falı okunacak kişi çeki düzen verir kendine. Üstünü başını düzeltir, söylenecekleri not etmek için keşke kalem kağıdım olsaydı diye bile geçirebilir dimağının kenar köşesinden.

Çok seçenek yoktur aslında. Ya tertemizdir kalbi, yolları açıktır. Ya da yüreği kabarmıştır. Arka fonda şaşkınlıklarla kaplı bir “aaa, yaaa” gibisinden seslendirme olabilir. Her şey olumluysa pek rahatlamıştır fal sahibinin içi. Ama eğer ki kapkaranlık bir görüntü varsa fincan duvarlarında, endişe ile beklemeye başlayacaktır gelecek günleri. Maazallah bir de ters bir şey olursa, “kahve falımda çıkmıştı zaten” eklenecektir cümlelerinin başına.

Aşk-meşk, iş-güç yanı sıra bir de “devlet kapısı” durumları vardır fal işlerinde. Devlet kapısında görülür kişi o beyaz porselen cidarlarda. Veya devlet kapısından bir mektup gelecektir ona. Hayati mesele niteliğindedir bu.

Her zaman devlet kapısında iş olması elbette fala bağlı değildir. Nitekim fala ihtiyacım kalmadan buluverdim devlet kapısında kendimi. Benim için bu kapı faldaki kadar çok hayati bir önem taşımıyordu ama “Birkaç evrağı teslim etmek ve imza atmak için kişinin kendisinin gelmesi gerek” dedikleri için orada bulunmamı gerektiriyordu.

Mat ve kirlenmiş duvarlar….

Bir kağıt parçasını dahi saklayamayacak, çivisi kaybolup kapakları yana düşmüş yüzü mutsuz dolaplar…

Gözleri kamaştıran soğuk floresan lambalar…

Kalabalığa dayanamamış siyahlaşmış yer taşları…

Ve belki de en can sıkan; bir duvar boyuna maksimum sayıda sığdırılmaya uğraşılmış çalışanların soluk benizleri…

Bu havayı soluduktan sonra oradan sıkkın ayrılan ben…


Bütün dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de artık bir çok şeyin bilgisayar yardımı ile yapıldığı düşünülürse eğer, neden hala bizim kamu dairelerinde bu manzaralar hakim diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Farklı görevlerle delege edilmiş çalışanlar arasında neden hala düzgün işleyen bir otomasyon yoktur ve siz işinizi illa ki masaların birinden diğerine gönderilerek halledebilirsiniz?

Sizi tenis topuna benzettiklerine mi, yüzünüze bakmadan konuşacak kadar sizi insan yerine koymadıklarına mı yoksa tereyağından kıl çeker gibi ağzından laf almaya çalışırken soruyu bir kere daha sorduğunuza pişman ettiklerine mi kızarsınız?

Elbette kamuda her çalışan böyledir anlamını çıkartmamak gerek. İçlerinde “insan” olanlar var mutlaka. Ancak işin görünen genel yüzü budur.

İşinizi bir kerede halledip ayrıldıysanız ve benim gibi birkaç ay sonra tekrar gitmeniz gerekmeyecekse bilin ki çok şanslısınız!

 

Biraz Nostalji Yaptık....

Seslerini bulunduğum noktadan duymak imkansızdı. Sadece beden dilleri okunabiliyordu karşıdan bakınca. Anlaşılan o ki, dünyaya aynı pencereden bakmıyorlardı o dakikada.

Kız kimbilir genç oğlanın hangi hareketine kızmıştı. Oğlan da onun mantıksızlığını kabul edemiyordu muhtemelen. Ya da erkek gözüyle bakacak olursak, delikanlı ne yapsa yaranamıyor, bir türlü genç kızı mutlu edemiyordu. Klasik deyimle; erke açısından kadınları anlamak asla mümkün değildi.

Kızım, eşim ve evimizin en hareketli elemanı dinamik köpeğimizle kıyıda yürüyüşe çıkmıştık bir akşamüzeri. Henüz günlerin en uzun olduğu vakitlerden biriydi. Yaz mevsimini okulların kapılarını açmasıyla kapamış olalım biz ama genç delikanlı ile genç kızımız daha mevsimin ilk ışıltılarında başlamışlardı tartışmalara.

Eminim bütün kışı gayet uyumlu bir birliktelik içinde tamamlamışlardı. Ancak yazın kavrukluğu, bu beraberliği hemen yakmaya başlamıştı. Özgürlük duyguları yazın daha çok depreşmişti belli ki…

Koyu camlı gözlüklerimin altından istemeden misafir olmak ne kadar ayıp olsa da gülümseyerek izliyordum onları. Hatta utanmazca eşimle birlikte yorumlar bile yapıyorduk.

“Kesin çocuk uygunsuz bir şey yapmıştır da kızı çileden çıkartmıştır !”
“Yok canım, kız olmadık kıskançlık krizine girmiştir, asıl oğlanı delirtmiştir mutlaka !”

Eski günlerimize geri dönmüştük. O iki genç insanda kendimizi görür gibi olmuştuk bir an. Yaşadıklarımızı aklımıza getirdikçe gülüyorduk. Tabii şimdi gülüyorduk. O günler boğazımıza kadar strese gömülmüş olduğumuzu hatırladık sonra.

Biz kendi hallerimizden bahsederken uzaktaki iki insan geldi bir an aklıma yine. Kafamı döndürdüğümde farklı bir tablo ile karşılaştım. 10 dakika önce yaşanan sert anlar yerini yumuşaklığa, dinginliğe bırakmıştı adeta. Artık kollar havayı yırtmıyor, bir diğerinin boynuna dolanıyordu.

Dudaklarımda kinayeli bir tebessümle “yolunuz açık olsun !” dileklerimi gönderdim onlara, sessizce. Daha çok gençlerdi. İlerlemesi gereken yolları uzundu, inceydi….

 

Şimdi Haberler.....

Bu ülkede her şeyden “bihaber” olmak mı iyi acaba ? Gazeteleri okudukça, televizyonda eskilerin deyimiyle “ajans”ları dinleyerek kahrolmak ve bu ülkede yaşananlara ortak mı olmak yoksa ?

Koltuk savaşları, gasp olayları, kredi kart mağdurları, geçim sıkıntısı çeken vatandaşların feryatları, kesip biçip cesedi bavula saklayanlar, karılarını dövenler, kapasitesi üzerinde yolcu alıp yetmezmiş gibi direksiyon başında uyuma cesaretini gösteren otobüs şoförleri sonucunda ölen minikler….

Beethoven’in Bitmeyen Senfonisi misali sonsuzluğa kadar uzar gider bu liste. Memnun eden haberler ise bir duman gibi kaybolur aralarında.

Bizim evin küçük hanımı okul servisine bindikten sonra kendimle baş başa kalabildiğim 1 saatim vardır her sabah. Kimi zaman o saat diliminde “spor mu yapsam acaba?” sorusu beni vicdanımla karşı karşıya getirir. Ancak “kahve-gazete keyfi” galip gelir her defasında. Kahve yudumlarımın arasında sevdiğim köşe yazarlarının yazılarını huşu içinde okumak kızım servise bininceye kadar ev içinde yaşanan 1 saatlik maraton sonrası yorgunluğumu alır üzerimden.

Bazı haberleri okumamak için yazılı olduğu sütunla ilişki kurmamaktır seçtiğim yol. Ama o haberler sanki kısa pantolonlu, dizleri yamalı, sırtında yer yer çamur kiri bulanmış beyaz tişörtü ile kendini öne atan yaramaz bir çocuğa benzer. Gözümü ne kadar kaçırırsam kaçırayım sürekli önüme gelirler. Tamamı olmasa bile birkaç satırını okumamla o sabahın keyfi kaçar ne yazık ki….

Geçenlerde tuttuğu futbol takımının yenilmesi sonucu karısını döven kocanın haberine inanamadım.

Sıradan bir akşam... Adam futbolunu seyrediyor, kadın örgü örüyor… Ancak yenilgiyi kaldıramayacak kadar bir hazımsızlık sonucu havaya kalkan el bir anda yumruk olarak iniyor. Ve kadın neye uğradığını şaşırıyor.

Yakın çevremde, bayan arkadaşlarımın fanatik eşlerini bilirim. Gözleri ekrana kitlenmiş, baritonlarla yarışacak kadar yüksek tonlarda atılan naralarla maçları seyreden beyler topluluğudur. Anlamsızdır bu çırpınış benim için. Bağırdıkları ile kalırlar bana göre. Hayatla bağlarını kopartırlar 90 dakika boyunca. Kulakları sağır olmuştur adeta. Varsa yoksa o anda dönen toptur onlar için önemli olan.

Atatürk bile sporcunun çevik, ahlaklı ve zeki olanını sevmiştir. Ama ne yazık ki biz zekamızı bir parmağımız kadar uzaklıktaki namlunun ucunda, bir avucun sardığı sopalarda ya da kendi insanımıza inen şamarda arar olduk son dönemlerde.

Bir tanıdığım “Türkiye o kadar enteresan bir ülke ki gündemi yakalamak mümkün değil artık. Pazartesi yaşanan olay hafta bitmeden eskiyebiliyor bu ülkede” demişti bir seferinde bana. Haklıydı. Futbol yenilgisi sonrası karısını döven adamın hikayesi beni etkiledi bunu kaleme alayım derken 8 yaşındaki minik bedenler geçti ön sıraya.

Koca bir sayfaya yayılmış o haberi okumaktan gözlerimi kaçırmayı bu defa başaramadım. Yanaklarımdan sicim gibi inen gözyaşlarım eşlik etti bana. Bu ihmal, bu tedbirsizlik, bu boşvermişlik nasıl yapılabilmişti? Bu haberin bir kabus olmasını diledim. Yanlış bir şeyler olmalıydı. Ne yazık ki yoktu. Kader yine yollara koyulmuştu; Adil olmayan bir kazanın daha yaşanması için kollarını sıvamıştı adeta.

Gençliğim boyunca hiçbir geziye izin koparamamaktan şikayet etmiştim. Arkadaşlar arasında bugün nostalji yaparken tüm okul hayatım sürecinde sadece bir defa günübirlik geziye katıldığımı hatırladıkça çok güleriz. Kızım ise izin almaktan ziyade gezi olduğunu bana haber etmekle mesul tutar kendini sadece.

Her şeyden bihaber mi olayım yoksa her şeye ortak mı? O kadar zor ki bunun kararını vermek…..

 

Uzaktaki Ben...

Gecenin karanlığında, fonda motor gürültüsü ve radyoda çalan müzikle süzülüyoruz bulvarda. Bulvarın bir tarafına siyahın ürkütücü görüntüsü hakimken diğer tarafında sıra sıra dizilmiş apartmanların pencerelerinden sızıyor dışarıya ışıklar.

Sessizlik hakim arabanın içinde. Direksiyonda olan kişi zaten tümü ile yola vermiş durumdayken dikkatini, kimse bir şey demedikçe susma taraftarı. Diğer yanda, ben ise, belki de ondan önce susmayı tercih ediyorum. Gecenin o kara yüzüne bakmak veya boş oturup şoför ile birlikte dikkatimi yola vermek sıkıcı geliyor o an. Döndürüyorum yüzümü cıvıl cıvıl, enerji dolu tarafa.

Ben birilerini gözetlemiyorum elbette. Seviyorum içerden gelen ışığın beni bilinmeyenlere doğru çekmesini. Arabanın süratinin arasında yakalamaya çalışıyorum o ışık süzmelerini.

Cumartesi gecesinin verdiği coşku ile yanıyor evlerin her bir lambası. Sanki haftanın son günü ve hatta son gecesi Pazar’ın ağırlığı, hüznü - her ne şekilde tanımlarsanız - aynı coşkuyla yakmaz o lambaları gibi geliyor bana.

Önce evlerin içini seçmeye; Kim klasik, kim modern anlamaya çalışıyorum. Işığı kim en iyi kullanmış diye görmeye uğraşıyorum. Kalabalık bir aile mi yoksa yaşamı tek başına üstlenmiş biri mi var oralarda, bilmek için çabalıyorum. Kızım seslense bile gözlerimi evlerden uzaklaştırmadan yalnızca “hııı” sesi gönderiyorum arka koltuğa. Tarif edilemez bir bağ var o tanımadığım insanlarla aramda.

Sonra… Sonra birden bir ağırlık biniyor omuzlarıma, aşağı doğru bastırıyor. Bedenim arabanın içinde olsa dahi benliğimle birlikte yok oluyoruz sanki. Pencerelerin pervazlarına tutunup onlara daha yakın olmak arzusundayım sadece.

Ne hayatlar yaşanıyor oralarda kimbilir, merak ediyorum. Dışarıya taşan ışık süzmelerinin bana verdiği heyecan gibi ev sahipleri de aynı heyecanla mı yaşıyor hayatı?, Bir parti mi var, ki herkes balkonda? Bir hüzün mü inmiş o eve yoksa ziyaretçisi çok, o yüzden mi yanıyor bütün lambalar?
Karşıdan baktığımda küçük hücreler şeklinde görünen o kutucuklarda milyonlarca insan, milyonlarca yaşam mevcut. Var mı birbirlerinden farkı yoksa hepsinin yolu bir mi ?

O yoldan her geçişim ile hep aynı düşüncelere savruluyorum. 15 dakika boyunca arabanın içinde kaç kişi olursak olalım kendimle baş başa kalıyorum her defasında. Ne kadar görünür olsam da kaçıveriyorum, bizimkileri bırakıp.

Yol boyunca sıralanmış apartmanların sonu geldiğinde ise dönüyorum tekrar arabaya. Yokluğumu hissetmesinler diye hemen devam ediyorum hayatıma kaldığım yerden…..

 

Geleceğe Dönüş

Verin elinizi hadi,hep birlikte 30 sene kadar geriye gidiyoruz desem ?

Çocukluğunuzun geçtiği evinizde ve odanızda olduğunuzu düşünün şimdi. Yatağınızın kenarında, yerde, oyuncaklarla oynadığınız sahneye vuruyor spotlar.

Tek tük bebekler var halının üzerinde (erkek çocuklar için “lego” önemliydi belki ama ben olaya hemcinslerim tarafından bakacağım doğal olarak) ya da elde makas Ayşegül’e giydirilecek kıyafetleri dikkatle kesmektesiniz. İlkokul sıralarından kalma, hafif kenarlarından yırtılmış, yeni okulunuz için işlevselliğini yitirmiş olsa dahi henüz oyuncaklarınız için verimliliği baki olan mavi deri, içi kırmızı saten kumaşla kaplı önden kilitli okul çantasından çıkartıyorsunuz bütün malzemeleri. Özenle tarıyorsunuz saçlarını bebeklerinizin, elbiseleri kolayla ütülenmiş gibi kırışıksız, ayakkabıları pırıl pırıl, kenarlarından ısırılmamış. Ayşegül’e kenarlarından kıvırıp taktığınız kağıt elbiseleri buruşturmadan üst üste istifliyorsunuz.

Biraz serpilip büyüyelim. En çılgın olduğunuzu düşündüğüm lise yıllarına gidelim, ne dersiniz ?

Ne kadar başına buyruk, ne kadar sorumsuz, ne kadar heyecanlı, ne kadar renkli günler değil mi ? Tek sıkıntınız, çeşit çeşit ders, sınav ile uğraşmak, tek derdiniz aşkı her an ilan edebileceğinizi düşündüğünüz erkeğin sizin varlığınızdan henüz haberdar olmaması.

Varlığınızdan haberdar olan kişi ile karşılaşıp onun hakkında hayati kararlar aldığınız an spotlar aydınlatır o anda sahneyi. Geri planda; kampusün bahçesi. Hala hayatın sillesini yemiş değilsinizdir. Nasıl olsa bu kampus dışında iş garantisi vardır, çünkü “altın bilezik” taktınız mı olay biter mantığı ile büyütüldüğünüzden içiniz rahattır.

Şans yaver gider,mezuniyet sonrası tüm şirket yöneticileri kapıda sıra olmuş sizi beklerlerse eğer başlarsınız hayat basamaklarını tırmanmaya. Bunun yanı sıra eş zamanlı sol elinizin yüzük parmağınızda ışıl ışıl parlar alyansınız.

Başına buyrukluklar iyiden iyiye artmıştır. Anne-Baba evinde onca rahatlığa rağmen yine de bir hesap verme durumu söz konusuyken şimdi eşinizle birlikte canınızın istediği gibi yaşamaktasınızdır. İşler de iyi gidiyor, iyi kazanıyorsanız hele doyasıya yaşıyorsunuzdur hayatı. Arkadaş toplantıları, gece klüpleri, kış tatilleri, yaz tatilleri. “Kendin kazan, kendin ye” olayı fazlaca gündemdedir sizin cenahta.

Aniden ışıklar söner. O bol hareketli devrin kapandığını bildirircesine şalteri indirirler sanki. Ancak köşeden parlak yeni bir spot ışığı süzülmeye başlar sahnenin ortasına. Hastanede kucağınızda minik bir vatandaşla birlikte yatar pozisyondasınızdır oyunun o bölümünde. Hızla giderken ani fren yapmışsınızdır sanki. Geriye dönüp bakarsınız yerde lastik izleri sıcaktır henüz.

Bir zamanlar annenizin VOG marka naylon çoraplarını, ayakkabılarını giyip büyümek için can atan siz değil miydiniz yoksa ? İşte geçti 30 sene şimşek hızıyla. Büyüdüğünüz yetmezmiş gibi neslinizi devam ettirecek, birkaç yıl öncesine kadar kucağınıza muhtaç o vatandaş bile yetişti boyunuza.

Haftasonu kalabalık bir grup olarak birlikte olduğum arkadaşlarımı izledim masada bir ara. Bedenim orada otururken ben yukarıda bahsettiğim 30 yılı taradım bir anda ve döndüm baktım sonra herkese.

Hepimiz restoranın bir köşesine dağılmıştık. Konuşup paylaşmaya başladığımız konuları sonuca bağlamak ne mümkündü. Sürekli kolumuzdan çekiştiren minik böceklerimiz vardı. Birinin ya canı sıkılır “gidelim” diye tutturur, diğeri daha ana kokusundan ayrılmaz, gazı olur, karnı acıkır, uykusunu tutturamaz ….gibi gibi….

Yaşamda sahip olduğunuz, “iyi iş çıkarttım” diyebileceğiniz varlıklar, yavrularımız kuşkusuz. Onlarsız hayat asla düşünülemez. Sorun bizde; Yaşımızın yetişkinlik mertebesine ulaşmasına rağmen ruhumuz bir türlü kabul edemiyor.

Hani 30 sene önce halının üzerinde oynayan küçük kız vardı ya, işte orada kalıyor insan, hiç büyümemecesine….

 

KAVŞAK...

Gün ağarmış, kuşlar gün ışığını algılar algılamaz cıvıldaşmaya başlamıştı. Her yeni gün, yeni bir başlangıçtır edasıyla laflıyorlardı aralarında sanki.

Sessizliği yırtıp gelen sesler, aralık kalmış penceresinden içeriye sızıyordu. Sızdığı yetmezmiş gibi hiç fütursuzca östaki borusuna dayanıyordu. Şartlar normal olsa elbette hoşuna gidecekti bu durum. Güne güzel bir başlangıç yapmanın en esaslı sebebi olurdu mutlaka. Ancak bugün, ne bir harekete, ne bir sese ve hatta ne de bir söze tahammülü vardı. Kuşlar birlik olup onun kafasını gagalıyorlardı sanki sesleri ile.

Gözlerini kırpıştırdı. Hareketlendi yatakta. Kemiklerinin sızladığının farkına vardı. Net hatırlamasa da vücudunun uyuşukluğundan yattığı gibi kalmış olabileceğini düşündü.

Alışkanlığı idi; göz kapakları kıpırdadı mı yatak batardı ona. O zaman derhal kalkmalı, sabahlığını giymeli ve mutfağa yönelmeliydi. Mutfağa vardığı gibi su ısıtıcısına basmalı ve sabahın mahmurluğunu savurup atacak koyu bir kahve yudumlamalıydı. Güneşe karşı… Oksijeni bol bol içine çekerek…

Bütün bu eylemler her gün otomatik gelişirdi. Beyni komut almazmışçasına…

Oysa bu sabah yatakla bağını koparmak istemiyordu. Hoşuna gitmişti çarşaflarına sarınmak. Ama ah şu kuşlar! Rahat bırakmıyorlardı ki, uykuya devam etsin.

Yavaşça yastığı ile ilişkisine son verdi. Kafasını kaldırdığı an ağrılar saplandı her bir yerine. Düşünmeye, sözün doğrusu hatırlamaya çalıştı. Bu hale gelmiş olmanın sebebi neydi? Dün gece neler yaşanmıştı? Ancak vazgeçti hemen. Kafasındaki zonklamalar buna izin vermiyordu. Şu anda kendini zorlamanın hiç de doğru bir zamanlama olmadığına karar verdi. Hatırlasa da zamanı geri alamayacaktı nasıl olsa…

Ayaklarını sürüyerek yataktan ayırdı kendini. Banyoya ulaşabildiğine sevindi. Lambanın ışığı gözlerinde patladı. “Bugünü gözlerim kapalı yaşamak mümkün olur mu acaba?” diye gülümsemeye çalıştı ama olmadı. Aynadaki aksine rastladı o anda. Tanıyamadı. “Gözler yalan söylemez ama bu defa yanılıyorlar olsa gerek” diye geçirdi aklından.

Yine düştü aklına, bu hale gelmek için ne yapmıştı? Kızmaya başladı hatırlayamamasına.

Seramiğe vuruşuyla çıkan suyun sesi bile şimdi fazlaydı onun için. Musluğun kolunu soğuğa çevirdi. Yüzüne çarpmalıydı buz gibi suyu ki, biraz kendine gelsin. Çarptıkça suyu çehresine flaşlar çakıyordu beyninde. Kalabalık, gürültülü bir ortamda, sarı-mavi-kırmızı yanıp sönen sahne ışıkları ve tüm gece boynunda asılı kaldığı bir adam…

Kimdi bu adam? Bu kadar samimi olacak kadar ne zaman tanışmıştı onunla?

İçinde çakan bu flaşlar doğru mu söylüyordu yoksa sadece kendi sanrıları mıydı?

Her soru cevapsızdı şu an. Sakinlemeye çalıştı. Önce her zaman olduğu gibi ve hatta her zamankinden daha koyu bir kahve belki tüm tıkalı kanalları açacak ve onu rahatlatacaktı.

Bir kere daha baktı aynadaki ona. Sevmedi kendini.

Aniden bir gürültü koptu dışarılarda bir yerde. Kulaklarını elleriyle kapadı refleks olarak. Sonra biraz daha dikkat kesildi. Gürültü sandığı sadece telefonun sesiydi.

***** ******* ******

İki yandan, düzgünce örülmüştü saçları küçük kızın. Oyun sahalarından kopup tahta sıralara oturmak kolay olmayacak gibi görünüyordu. Onun için şimdi yeni bir kapı açılıyordu şu kadarcık yaşanmış ömründe. Heyecanlıydı.

Başarılı bir anne-babanın evladı olmak onu bekleyen zor günlerin ilk sinyaliydi aslında. Hayatlarını ilme adamış bu iki insanın beklentileri hiç kuşkusuz yüksek olacaktı. Fakat 7 yaşında, sırma saçlı, beyaz yakalı siyah önlüğü giymenin ilk heyecanını yaşayan bu kız, bazı şeylerin henüz farkında değildi. Gerçi içinde büyük sevinç fırtınaları yaşarken, ailesinin yüz ifadelerinin donukluğu ters giden durumların mesajını da vermiyor değildi hani. Düşündü de gülüp eğlenen bir aile değillerdi. Gülmek bir yana konuşkan bir aile oldukları da söylenemezdi.

Erkek çocuk doğuramamış, aile soyağacının yüksek dallarında isimleri yazılı olan büyüklere bir veliaht verememiş anne-baba söz konusuydu. İnsan ne kadar okumuş da olsa şu toplumun gizli gizli yüklediği bu zihniyetten nasibini alıyordu işte.

Madem bir erkek doğurmasını becerememişlerdi, öyleyse bu evlatlarını en iyi şekilde yetiştirip önce aileye sonra topluma kazandıracaklardı.

Günler, aylar, yıllar birbirini kovaladı. Neyse ki çocuk bilinçsizce de olsa görevini en istenen şekilde yerine getirmiş, ailesinin yüzünü kara çıkartmamıştı. Sınıfının birincisi oluşu yetmezmiş gibi okuduğu okullarında birincisi olmaya hak kazanmıştı. Bu durumun en büyük sebeplerinden biri genler olmalıydı. Düz mantık işlerse iki başarılı insandan çıkan da başarılı olacaktı elbet.

Çok çaba harcamadan her şey istenilen şekilde gelişmişti. Ancak tek sıkıntılı taraf sırma saçlı kızın renksiz bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirmesiydi. Yapılacaklar saat saat programlanır ve mutlaka bu saatlere sadık kalınırdı onların evinde. Ne bir dakika geç, ne bir dakika erken…

Küçük kız büyümüş artık alımlı bir genç kız olmuştu. Yaşıtlarını dışardan seyretmekle yetiniyordu sadece. Özeniyordu haliyle. Okul sıralarını paylaştığı arkadaşlarının evlerinde ne güzel günler ve geceler yaşanıyordu kimbilir. Annesinin bir kere olsun yüksek sesle konuşmasını düşlerdi hep. Ne yazık ki o yalnızlığa ve sessizliğe mahkumdu.

Evde geçirilen zamanlar ona çaresizliği en iyi hissettiren zamanlardı. Sessizliğin hüküm sürdüğü evde, annesi kendi dalı ile ilgili gelişmeleri takip etmek üzere evin küçük odalarından birinde vaktini geçirirken, babası da kendi köşesinde klasik müzikle günün yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışıyor olurdu. Kendi ise odasında sessizce oyuncak bebeği ile oynar, yatma vakti geldiğinde yine sessizce yatağına süzülürdü.

Bu yoğun sessizlik onu, bunca yıl sonunda yaşamanın en doğru şeklinin bu olduğu konusunda ikna etmişti. İsyan etmeyi asla başaramamıştı. Hoş başarsa kendi lehinde bir sonuca varıp varamayacağının garantisi yoktu. Eli kolu bağlı bu maçı götürmek zorunda kaldı. Evin içinde yaşanan sessizlik onu arkadaşlarından da uzak tutmuştu. Artık öyle bir noktaya gelmişti ki ortak konuşacak bir konu bile yoktu. Zaman zaman arkadaşlarının konuşmalarına tanıklık ederdi. Son trendler veya bir erkeği tavlamanın en iyi yolları tartışılır olurdu aralarında. Oysa onun bu konularla yakından uzaktan alakası olamamıştı. Hayatın amacı onun için varsa yoksa okumak, çalışmak ve başarılı olmak olarak tanımlanmıştı bir kere. Ailesi de bu konuyu ona yıllar içinde sessizce gayet iyi aktarmışlardı. Artık değiştirmek için çok geçti.

***** ***** ***** *****

Annesi ile babasının evliliği aile büyüklerinin vesilesi ile gerçekleşmişti. Kimse onlara da sormamıştı; birbirlerini sevdiler mi, anlaşabildiler mi diye. Onları kurtaran her ikisinin de kariyer anlamında büyük başarılara imza atmış olmalarıydı. Ancak ne var ki, yaşamlarını paylaştıkları evde her biri yalnızdı. Kısa diyalogların dışında herkes kendisiyle baş başa kalırdı.

Evliliklerinin mutlak surette bir çocukla, üstelik bir erkek evlat ile taçlandırılması konusunda aile büyüklerinden baskı görmeye başlamışlardı zaman geçtikçe. Gün geldi bir ortak nokta daha bulmuş oldu bu iki insan, paylaştıklarını sandıkları hayatlarında. Ancak üzerlerindeki gerginlik, kızları doğduğunda yok olmamış bilakis daha da artmıştı.

Bu bebek kız olmasıyla aileyi mutsuzluğa düşürmüştü. Bebek bu durumu hissetmiş olmalıydı ki büyürken hiçbir zahmet vermemişti. Eğitim hayatı da kendi dışında tam da ailesinin istediği şekilde gelişmişti. Kendilerine bu hayatta hiçbir şey sorulmamış olan aile, kızlarına da bir şey sorma gereği duymamıştı. Öğreti başladığı gibi devam ediyordu.

**** ***** ***** *****

Kafasını kaldırdığında hala aynanın karşısında olduğunu gördü. Evde olduğunu bilen biri telefonu çaldırmaktan usanmamıştı. “Susturmam lazım şunu” dedi kendi kendine.

Ahizeye ulaşıncaya dek susmuştu telefon nihayet. Belki de çalmaktan yorgun düşmüş, bozulmuştu. Her ne olduysa önemsizdi şu anda. Sadece sevindi buna. Kimseyle konuşacak mecali yoktu bugün.

 

**** ***** ***** *****

 

 

Yıllarca yaşadığı o renksiz, suskun hayattan tek kaçış yolunun mümkün olan en uzağa gitmek olduğuna karar vermişti bir gün. Hem de aniden. Aile bu kararına çok kolay arka çıkmıştı. Bir an gözleri doldu. Evde bunca yıl fazlalık mı yapmıştı acaba?

Uçağa giderken dönüp baktığında sadece çekingen, soğuk el sallamışlardı birbirlerine. Herkes alınan bu karardan oldukça memnun görünüyordu. Oysa kendisi, yüreği burkularak yıllarını verdiği bu şehrin sayfasını kapatıyordu. Çünkü sadece kendi biliyordu bir daha dönüşünün olmadığını.

Günler birbirini kovaladı bu yaban ellerde. Hasret çekse de taş bastı yüreğine. Bugüne kadar hayatta neleri kaçırdığını düşündükçe şimdi burada olmak büyük bir nimetti.

Üniversiteye ve yaşadığı bu yeni şehre alışmak korktuğu gibi olmadı. Doğduğu memlekette insanlarla iletişimi ne kadar zor olduysa burada da o kadar kolay olmuştu.

Demek herkes onun dilinden anlıyordu. Sevindi….

Kilometrelerce uzakta dahi olsa yaşamın ona yüklediklerinden maalesef vazgeçemiyordu. Alışkanlıkları bırakmanın zor olduğu bilincindeydi. Fakat buraya gelmeden önce her şeyi değiştireceğine dair kendi kendine söz vermişti. Kendi başına olmanın keyfini çıkarttı ilk günler. Bu şehri tanıması gerekiyordu, çok yürüdü, çok dolaştı. Köşedeki kahvede kah koyu kahvesini yudumladı, kah şarabını. Ve sonunda zaman içersinde buranın insanı olmayı becerdi.

5 sene olmuştu geleli. Bu zaman içinde evine gitmeyi hiç aklından geçirmedi. Tıpkı orada bıraktıklarının gelip onu görmeyi düşünmedikleri gibi. Her hafta telefonla yapılan kısa görüşme yeterliydi herkes için.

Sıkıldı bir gün. Üniversitede doktorasını yarım bırakmayı düşünecek kadar sıkıldı hatta. Üstelik hocaları onu bir başkasına kaptırma endişesi yaşarlarken. Nasıl ki buraya gelme kararını bir anda aldıysa “bu işe artık bir son vermenin zamanı geldi” diyerek ayrıldı üniversiteden. Kimse onu ikna edemedi kalması için. Yaşadıkları ona istemediklerinin üzerine çizik atmanın çok kolay olduğunu öğretmişti. Hiç berisini hesap etmeden… Gelecekte onu neler beklediğini planlamadan…

Tüm istediği bundan sonra daha hareketli, daha heyecanlı, dopdolu bir hayat yaşamaktı. Kendini sıkmadan, çekinmeden, sessiz kalmadan…

**** **** **** ****

 

Elindeki kupadan kahvenin buharı tüterken biraz önce onu yataktan kaldırmasını bilen kuşları seyrediyordu şimdi pencerenin önünde. Ağacın dalları yetmemişti bu kalabalık kümeye. Birbirilerine omuz atıyorlardı her biri kendine yer açmak için. Bir yandan kanat çırpıyorlar bir yandan da çeneleri düşük bir şekilde konuşuyorlardı. Hallerine gülümsedi.

 

Telefon çalıyordu yeniden. Biraz önce gürültü diye nitelendirdiği bu ses normal gelmişti kulağına şimdi. Demek biraz olsun vücut normale dönüyordu. Kuşlardan kopartıp kendini, yöneldi ahizeye doğru. Kendine gelmiş olsa dahi “alo” sesi bitkin gitti karşı tarafa. Telefonun diğer ucundaki sesi duyar duymaz toparlandı. 1 senedir tanışıyordu onunla. Ülkenin önemli iş adamlarından biriydi.

Adamdan gelen talebe hiç itirazsız yanıt verdi :

“Tabii, bu hafta sonu uygunum. Ne kadar mı? Her zaman ki gibi, 2000 dolar.”

Onunla anlaşmak hiç zor olmuyordu. Bu kendinden mi kaynaklanıyordu yoksa adamın centilmenliğinden mi, karar verememişti hiç bugüne dek. Ünü çabuk yayılmıştı. Şehrin sınırlarını aşmıştı. Bu nedenle civar şehir ve sınır komşusu ülkelerden arayanları da oluyordu.

 

 

Uzun boylu ve alımlı oluşu avantajdı. Başta değil belki ama şimdi kazandıkları ile kendine bakıyor, şık giyiniyordu. Bu şıklığı taşımasını da çok iyi biliyordu. İçinde bulunduğu topluluklarda fazla konuşmasına gerek kalmıyordu. Bir yerde suskun geçen yaşamını devam ettiriyordu aslında. Fazla söze gerek yoktu böyle bir işte.

Renk istemişti, buldu….

Hareket istemişti, buldu…

Hep istenen, arzulanan kadın olmayı hayal etmişti, gerçekleşti…

Bu iş sayesinde hayatında göremeyeceği yerlere gitti, hayatta bulunamayacağı topluluklarda yer aldı. Hem de en üst mevkilerden….

Ona çizilenin aksine aykırı bir yaşam tarzı seçmişti. Yeter ki kendi seçtiği yolda ilerlemekti tüm dileği. Sonunda bunu da başarmıştı işte.

Telefonu kapadıktan sonra önünden geçerken holdeki aynada kendine rastladı yine. Sabahtan beri sevmemişti oradaki kadını ama şimdi bir başka ben olma zamanıydı. Aynadaki aksine “hoşça kal” demek için sessizce elini kaldırdı……

Yazarın diğer yazılarına aşağıdaki sitelerden ulaşabilirsini...

 http://kalemtras.blogspot.com/

http://mutfakrobotu.blogspot.com/

 

 

 

 

Son Güncelleme ( Perşembe, 24 Ocak 2008 )
 
Sonraki >
powered_by.png, 1 kB