| Zeynep Braggiotti |
|
|
|
| Yazar tunguz | |
| Çarşamba, 23 Ocak 2008 | |
|
ZEYNEP BRAGGİOTTİ TÜRKİYE/TURKEY
Doğduğum, büyüdüğüm, okuduğum şehir İzmir’de 1968 senesinde dünyaya geldim. Zamanın revaçta meslekleri iktisatçı, işletmeci olabilmek için isteksizce listeye koyduğum Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğrenimimi tamamladım. Üniversite sonrası dil gelişimim için bana çok şey katan İngiltere’de bulundum. Meslek hayatıma bir arkadaşımın bana uyacağını düşündüğü ve tavsiye ettiği bankacılıkta başladım. 8 sene sonunda Türkiye’nin olumsuz şartlarından kaynaklanan sebeplerden dolayı mecburen ev hanımlığına atandım. Ortak olarak bir arkadaşla birlikte cafe işletmeciliğinin ardından aile şirketinde dış ticaretle ilgilendim. O sırada gelişen yazma arzumun üzerine daha çok eğildim. Bloglara rastlamam da yazın işlerinde devam etme kararımda etkili oldu. Öyle ki bir kitap çalışmasına kadar geldi dayandı bu iş. Ticaretle yakından uzaktan alakam olmadığına karar verdiğim günden bu yana deneme ve hikaye çalışmalarıma devam ediyorum…. Evli ve 1 kız çocuğu annesiyim…
BİR DİŞ DAHA BÜYÜDÜ… Zihnimin geriye itilmiş çekmecelerinden birini çekip çıkartıyorum bugün.
“Ön süt dişlerim”. *** *** *** ***
Diş hikayelerimiz aynı ama arasındaki fark çok. Kızım bu işler başladığından beri kendi işini kendi hallediyor. Annesine göre çok daha cesur.
Her Şeye Sebep Bu Güzel Hava... İnsan sonsuza dek yalnız kalmayacağını bildiği sürece ne keyif vericidir o tek başına olma anları. Tadar mısınız bu keyfi siz hiç arada sırada ? Evde yokuz yazısı asmalı kapıya…
Kahve içer misiniz ? Kahvenin 40 yıllık hatırı varmış. Kahve pişiren birisini bulmaktan mı yoksa kahvenin lezzetinden mi söylenmiştir bilinmez ama gerçekten en çok sabahları çıkar kahvenin keyfi. Hele ki bir de yandaş/lar varsa yanında o kahveyi paylaşacak, tadına doyum olmaz. Bir kağıt parçasını dahi saklayamayacak, çivisi kaybolup kapakları yana düşmüş yüzü mutsuz dolaplar… Gözleri kamaştıran soğuk floresan lambalar… Kalabalığa dayanamamış siyahlaşmış yer taşları… Ve belki de en can sıkan; bir duvar boyuna maksimum sayıda sığdırılmaya uğraşılmış çalışanların soluk benizleri… Bu havayı soluduktan sonra oradan sıkkın ayrılan ben…
Biraz Nostalji Yaptık.... Seslerini bulunduğum noktadan duymak imkansızdı. Sadece beden dilleri okunabiliyordu karşıdan bakınca. Anlaşılan o ki, dünyaya aynı pencereden bakmıyorlardı o dakikada.
Şimdi Haberler..... Bu ülkede her şeyden “bihaber” olmak mı iyi acaba ? Gazeteleri okudukça, televizyonda eskilerin deyimiyle “ajans”ları dinleyerek kahrolmak ve bu ülkede yaşananlara ortak mı olmak yoksa ?
Uzaktaki Ben... Gecenin karanlığında, fonda motor gürültüsü ve radyoda çalan müzikle süzülüyoruz bulvarda. Bulvarın bir tarafına siyahın ürkütücü görüntüsü hakimken diğer tarafında sıra sıra dizilmiş apartmanların pencerelerinden sızıyor dışarıya ışıklar. O yoldan her geçişim ile hep aynı düşüncelere savruluyorum. 15 dakika boyunca arabanın içinde kaç kişi olursak olalım kendimle baş başa kalıyorum her defasında. Ne kadar görünür olsam da kaçıveriyorum, bizimkileri bırakıp.
Geleceğe Dönüş Verin elinizi hadi,hep birlikte 30 sene kadar geriye gidiyoruz desem ?
KAVŞAK... Gün ağarmış, kuşlar gün ışığını algılar algılamaz cıvıldaşmaya başlamıştı. Her yeni gün, yeni bir başlangıçtır edasıyla laflıyorlardı aralarında sanki. Sessizliği yırtıp gelen sesler, aralık kalmış penceresinden içeriye sızıyordu. Sızdığı yetmezmiş gibi hiç fütursuzca östaki borusuna dayanıyordu. Şartlar normal olsa elbette hoşuna gidecekti bu durum. Güne güzel bir başlangıç yapmanın en esaslı sebebi olurdu mutlaka. Ancak bugün, ne bir harekete, ne bir sese ve hatta ne de bir söze tahammülü vardı. Kuşlar birlik olup onun kafasını gagalıyorlardı sanki sesleri ile. Gözlerini kırpıştırdı. Hareketlendi yatakta. Kemiklerinin sızladığının farkına vardı. Net hatırlamasa da vücudunun uyuşukluğundan yattığı gibi kalmış olabileceğini düşündü. Alışkanlığı idi; göz kapakları kıpırdadı mı yatak batardı ona. O zaman derhal kalkmalı, sabahlığını giymeli ve mutfağa yönelmeliydi. Mutfağa vardığı gibi su ısıtıcısına basmalı ve sabahın mahmurluğunu savurup atacak koyu bir kahve yudumlamalıydı. Güneşe karşı… Oksijeni bol bol içine çekerek… Bütün bu eylemler her gün otomatik gelişirdi. Beyni komut almazmışçasına… Oysa bu sabah yatakla bağını koparmak istemiyordu. Hoşuna gitmişti çarşaflarına sarınmak. Ama ah şu kuşlar! Rahat bırakmıyorlardı ki, uykuya devam etsin. Yavaşça yastığı ile ilişkisine son verdi. Kafasını kaldırdığı an ağrılar saplandı her bir yerine. Düşünmeye, sözün doğrusu hatırlamaya çalıştı. Bu hale gelmiş olmanın sebebi neydi? Dün gece neler yaşanmıştı? Ancak vazgeçti hemen. Kafasındaki zonklamalar buna izin vermiyordu. Şu anda kendini zorlamanın hiç de doğru bir zamanlama olmadığına karar verdi. Hatırlasa da zamanı geri alamayacaktı nasıl olsa… Ayaklarını sürüyerek yataktan ayırdı kendini. Banyoya ulaşabildiğine sevindi. Lambanın ışığı gözlerinde patladı. “Bugünü gözlerim kapalı yaşamak mümkün olur mu acaba?” diye gülümsemeye çalıştı ama olmadı. Aynadaki aksine rastladı o anda. Tanıyamadı. “Gözler yalan söylemez ama bu defa yanılıyorlar olsa gerek” diye geçirdi aklından. Yine düştü aklına, bu hale gelmek için ne yapmıştı? Kızmaya başladı hatırlayamamasına. Seramiğe vuruşuyla çıkan suyun sesi bile şimdi fazlaydı onun için. Musluğun kolunu soğuğa çevirdi. Yüzüne çarpmalıydı buz gibi suyu ki, biraz kendine gelsin. Çarptıkça suyu çehresine flaşlar çakıyordu beyninde. Kalabalık, gürültülü bir ortamda, sarı-mavi-kırmızı yanıp sönen sahne ışıkları ve tüm gece boynunda asılı kaldığı bir adam… Kimdi bu adam? Bu kadar samimi olacak kadar ne zaman tanışmıştı onunla? İçinde çakan bu flaşlar doğru mu söylüyordu yoksa sadece kendi sanrıları mıydı? Her soru cevapsızdı şu an. Sakinlemeye çalıştı. Önce her zaman olduğu gibi ve hatta her zamankinden daha koyu bir kahve belki tüm tıkalı kanalları açacak ve onu rahatlatacaktı. Bir kere daha baktı aynadaki ona. Sevmedi kendini. Aniden bir gürültü koptu dışarılarda bir yerde. Kulaklarını elleriyle kapadı refleks olarak. Sonra biraz daha dikkat kesildi. Gürültü sandığı sadece telefonun sesiydi. ***** ******* ****** İki yandan, düzgünce örülmüştü saçları küçük kızın. Oyun sahalarından kopup tahta sıralara oturmak kolay olmayacak gibi görünüyordu. Onun için şimdi yeni bir kapı açılıyordu şu kadarcık yaşanmış ömründe. Heyecanlıydı. Başarılı bir anne-babanın evladı olmak onu bekleyen zor günlerin ilk sinyaliydi aslında. Hayatlarını ilme adamış bu iki insanın beklentileri hiç kuşkusuz yüksek olacaktı. Fakat 7 yaşında, sırma saçlı, beyaz yakalı siyah önlüğü giymenin ilk heyecanını yaşayan bu kız, bazı şeylerin henüz farkında değildi. Gerçi içinde büyük sevinç fırtınaları yaşarken, ailesinin yüz ifadelerinin donukluğu ters giden durumların mesajını da vermiyor değildi hani. Düşündü de gülüp eğlenen bir aile değillerdi. Gülmek bir yana konuşkan bir aile oldukları da söylenemezdi. Erkek çocuk doğuramamış, aile soyağacının yüksek dallarında isimleri yazılı olan büyüklere bir veliaht verememiş anne-baba söz konusuydu. İnsan ne kadar okumuş da olsa şu toplumun gizli gizli yüklediği bu zihniyetten nasibini alıyordu işte. Madem bir erkek doğurmasını becerememişlerdi, öyleyse bu evlatlarını en iyi şekilde yetiştirip önce aileye sonra topluma kazandıracaklardı. Günler, aylar, yıllar birbirini kovaladı. Neyse ki çocuk bilinçsizce de olsa görevini en istenen şekilde yerine getirmiş, ailesinin yüzünü kara çıkartmamıştı. Sınıfının birincisi oluşu yetmezmiş gibi okuduğu okullarında birincisi olmaya hak kazanmıştı. Bu durumun en büyük sebeplerinden biri genler olmalıydı. Düz mantık işlerse iki başarılı insandan çıkan da başarılı olacaktı elbet. Çok çaba harcamadan her şey istenilen şekilde gelişmişti. Ancak tek sıkıntılı taraf sırma saçlı kızın renksiz bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirmesiydi. Yapılacaklar saat saat programlanır ve mutlaka bu saatlere sadık kalınırdı onların evinde. Ne bir dakika geç, ne bir dakika erken… Küçük kız büyümüş artık alımlı bir genç kız olmuştu. Yaşıtlarını dışardan seyretmekle yetiniyordu sadece. Özeniyordu haliyle. Okul sıralarını paylaştığı arkadaşlarının evlerinde ne güzel günler ve geceler yaşanıyordu kimbilir. Annesinin bir kere olsun yüksek sesle konuşmasını düşlerdi hep. Ne yazık ki o yalnızlığa ve sessizliğe mahkumdu. Evde geçirilen zamanlar ona çaresizliği en iyi hissettiren zamanlardı. Sessizliğin hüküm sürdüğü evde, annesi kendi dalı ile ilgili gelişmeleri takip etmek üzere evin küçük odalarından birinde vaktini geçirirken, babası da kendi köşesinde klasik müzikle günün yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışıyor olurdu. Kendi ise odasında sessizce oyuncak bebeği ile oynar, yatma vakti geldiğinde yine sessizce yatağına süzülürdü. Bu yoğun sessizlik onu, bunca yıl sonunda yaşamanın en doğru şeklinin bu olduğu konusunda ikna etmişti. İsyan etmeyi asla başaramamıştı. Hoş başarsa kendi lehinde bir sonuca varıp varamayacağının garantisi yoktu. Eli kolu bağlı bu maçı götürmek zorunda kaldı. Evin içinde yaşanan sessizlik onu arkadaşlarından da uzak tutmuştu. Artık öyle bir noktaya gelmişti ki ortak konuşacak bir konu bile yoktu. Zaman zaman arkadaşlarının konuşmalarına tanıklık ederdi. Son trendler veya bir erkeği tavlamanın en iyi yolları tartışılır olurdu aralarında. Oysa onun bu konularla yakından uzaktan alakası olamamıştı. Hayatın amacı onun için varsa yoksa okumak, çalışmak ve başarılı olmak olarak tanımlanmıştı bir kere. Ailesi de bu konuyu ona yıllar içinde sessizce gayet iyi aktarmışlardı. Artık değiştirmek için çok geçti. ***** ***** ***** ***** Annesi ile babasının evliliği aile büyüklerinin vesilesi ile gerçekleşmişti. Kimse onlara da sormamıştı; birbirlerini sevdiler mi, anlaşabildiler mi diye. Onları kurtaran her ikisinin de kariyer anlamında büyük başarılara imza atmış olmalarıydı. Ancak ne var ki, yaşamlarını paylaştıkları evde her biri yalnızdı. Kısa diyalogların dışında herkes kendisiyle baş başa kalırdı. Evliliklerinin mutlak surette bir çocukla, üstelik bir erkek evlat ile taçlandırılması konusunda aile büyüklerinden baskı görmeye başlamışlardı zaman geçtikçe. Gün geldi bir ortak nokta daha bulmuş oldu bu iki insan, paylaştıklarını sandıkları hayatlarında. Ancak üzerlerindeki gerginlik, kızları doğduğunda yok olmamış bilakis daha da artmıştı. Bu bebek kız olmasıyla aileyi mutsuzluğa düşürmüştü. Bebek bu durumu hissetmiş olmalıydı ki büyürken hiçbir zahmet vermemişti. Eğitim hayatı da kendi dışında tam da ailesinin istediği şekilde gelişmişti. Kendilerine bu hayatta hiçbir şey sorulmamış olan aile, kızlarına da bir şey sorma gereği duymamıştı. Öğreti başladığı gibi devam ediyordu. **** ***** ***** ***** Kafasını kaldırdığında hala aynanın karşısında olduğunu gördü. Evde olduğunu bilen biri telefonu çaldırmaktan usanmamıştı. “Susturmam lazım şunu” dedi kendi kendine. Ahizeye ulaşıncaya dek susmuştu telefon nihayet. Belki de çalmaktan yorgun düşmüş, bozulmuştu. Her ne olduysa önemsizdi şu anda. Sadece sevindi buna. Kimseyle konuşacak mecali yoktu bugün.
**** ***** ***** *****
Yıllarca yaşadığı o renksiz, suskun hayattan tek kaçış yolunun mümkün olan en uzağa gitmek olduğuna karar vermişti bir gün. Hem de aniden. Aile bu kararına çok kolay arka çıkmıştı. Bir an gözleri doldu. Evde bunca yıl fazlalık mı yapmıştı acaba? Uçağa giderken dönüp baktığında sadece çekingen, soğuk el sallamışlardı birbirlerine. Herkes alınan bu karardan oldukça memnun görünüyordu. Oysa kendisi, yüreği burkularak yıllarını verdiği bu şehrin sayfasını kapatıyordu. Çünkü sadece kendi biliyordu bir daha dönüşünün olmadığını. Günler birbirini kovaladı bu yaban ellerde. Hasret çekse de taş bastı yüreğine. Bugüne kadar hayatta neleri kaçırdığını düşündükçe şimdi burada olmak büyük bir nimetti. Üniversiteye ve yaşadığı bu yeni şehre alışmak korktuğu gibi olmadı. Doğduğu memlekette insanlarla iletişimi ne kadar zor olduysa burada da o kadar kolay olmuştu. Demek herkes onun dilinden anlıyordu. Sevindi…. Kilometrelerce uzakta dahi olsa yaşamın ona yüklediklerinden maalesef vazgeçemiyordu. Alışkanlıkları bırakmanın zor olduğu bilincindeydi. Fakat buraya gelmeden önce her şeyi değiştireceğine dair kendi kendine söz vermişti. Kendi başına olmanın keyfini çıkarttı ilk günler. Bu şehri tanıması gerekiyordu, çok yürüdü, çok dolaştı. Köşedeki kahvede kah koyu kahvesini yudumladı, kah şarabını. Ve sonunda zaman içersinde buranın insanı olmayı becerdi. 5 sene olmuştu geleli. Bu zaman içinde evine gitmeyi hiç aklından geçirmedi. Tıpkı orada bıraktıklarının gelip onu görmeyi düşünmedikleri gibi. Her hafta telefonla yapılan kısa görüşme yeterliydi herkes için. Sıkıldı bir gün. Üniversitede doktorasını yarım bırakmayı düşünecek kadar sıkıldı hatta. Üstelik hocaları onu bir başkasına kaptırma endişesi yaşarlarken. Nasıl ki buraya gelme kararını bir anda aldıysa “bu işe artık bir son vermenin zamanı geldi” diyerek ayrıldı üniversiteden. Kimse onu ikna edemedi kalması için. Yaşadıkları ona istemediklerinin üzerine çizik atmanın çok kolay olduğunu öğretmişti. Hiç berisini hesap etmeden… Gelecekte onu neler beklediğini planlamadan… Tüm istediği bundan sonra daha hareketli, daha heyecanlı, dopdolu bir hayat yaşamaktı. Kendini sıkmadan, çekinmeden, sessiz kalmadan… **** **** **** ****
Elindeki kupadan kahvenin buharı tüterken biraz önce onu yataktan kaldırmasını bilen kuşları seyrediyordu şimdi pencerenin önünde. Ağacın dalları yetmemişti bu kalabalık kümeye. Birbirilerine omuz atıyorlardı her biri kendine yer açmak için. Bir yandan kanat çırpıyorlar bir yandan da çeneleri düşük bir şekilde konuşuyorlardı. Hallerine gülümsedi.
Telefon çalıyordu yeniden. Biraz önce gürültü diye nitelendirdiği bu ses normal gelmişti kulağına şimdi. Demek biraz olsun vücut normale dönüyordu. Kuşlardan kopartıp kendini, yöneldi ahizeye doğru. Kendine gelmiş olsa dahi “alo” sesi bitkin gitti karşı tarafa. Telefonun diğer ucundaki sesi duyar duymaz toparlandı. 1 senedir tanışıyordu onunla. Ülkenin önemli iş adamlarından biriydi. Adamdan gelen talebe hiç itirazsız yanıt verdi : “Tabii, bu hafta sonu uygunum. Ne kadar mı? Her zaman ki gibi, 2000 dolar.” Onunla anlaşmak hiç zor olmuyordu. Bu kendinden mi kaynaklanıyordu yoksa adamın centilmenliğinden mi, karar verememişti hiç bugüne dek. Ünü çabuk yayılmıştı. Şehrin sınırlarını aşmıştı. Bu nedenle civar şehir ve sınır komşusu ülkelerden arayanları da oluyordu.
Uzun boylu ve alımlı oluşu avantajdı. Başta değil belki ama şimdi kazandıkları ile kendine bakıyor, şık giyiniyordu. Bu şıklığı taşımasını da çok iyi biliyordu. İçinde bulunduğu topluluklarda fazla konuşmasına gerek kalmıyordu. Bir yerde suskun geçen yaşamını devam ettiriyordu aslında. Fazla söze gerek yoktu böyle bir işte. Renk istemişti, buldu…. Hareket istemişti, buldu… Hep istenen, arzulanan kadın olmayı hayal etmişti, gerçekleşti… Bu iş sayesinde hayatında göremeyeceği yerlere gitti, hayatta bulunamayacağı topluluklarda yer aldı. Hem de en üst mevkilerden…. Ona çizilenin aksine aykırı bir yaşam tarzı seçmişti. Yeter ki kendi seçtiği yolda ilerlemekti tüm dileği. Sonunda bunu da başarmıştı işte. Telefonu kapadıktan sonra önünden geçerken holdeki aynada kendine rastladı yine. Sabahtan beri sevmemişti oradaki kadını ama şimdi bir başka ben olma zamanıydı. Aynadaki aksine “hoşça kal” demek için sessizce elini kaldırdı…… Yazarın diğer yazılarına aşağıdaki sitelerden ulaşabilirsini... http://kalemtras.blogspot.com/ http://mutfakrobotu.blogspot.com/
|
|
| Son Güncelleme ( Perşembe, 24 Ocak 2008 ) |
| Sonraki > |
|---|









